01

DEPRESYON

Deniz yavaşça etrafındaki seslerden, hissettiklerinden, tüm

düşüncelerinden birkaç saniye de olsa kurtulmak için gözlerini kapattı,

soyutlanmaya çalıştı odadan. birkaç saniye de olsa göğsündeki ağırlığın,

düzensiz nefeslerinin, içindeki sıkışmışlığın durmasını bekledi.

Dott.ssa Giulia Marchetti'nin onu sabah uykusundan uyandırırcasına

seslenmesiyle kendine geldi.

-Deniz! burda mısın?

-Burdayım.

Duvardaki saate baktı. Kocaman siyah çerçeveli bir saat. 15 dakika

kalmıştı. Niye psikologların odalarının en görünür yerinde kocaman bir

saat vardı? Zaman ve para ilişkisini ne kadar hasta olursan ol iyi yönetme

baskısını hissettirmek için mi?

1 saatlik süreni boşa harcama, senden sonra gelecek binlerce sorunlu

insan için senin sorunlarını bir an önce çözmem gerekiyor'un karşılığıydı

sanırım bu saat.

-ölmekten korkuyor musun? diye sordu Giulia.

-hayır

-ölmek istiyor musun?

-tam olarak öyle diyemem.

Sabah tekrar uyanmak istememek, yada sessizce yaşlanıp hayata

karşı sorumluluklarını yerine getirip yaşlılıktan ölmek ama geçen zamanı

saniyeler kadar kısa sürmesini istemek , ölmeyi istemek sayılıyor muydu?

Deniz pencereye baktı. Ekim yağmuru, karşı apartmanın yıllardır

kararan açık sarı cephesini daha da kirli göstermişti. Camın dış yüzünde

birleşen damlalar ağırlaşarak aşağı indi. Panjurların gıcırtısı, odadaki

saatin yelkovan'ı gereğinden yüksek ses çıkarıyordu. Giulia’nın çalışma

masasının yanında susuz kalmış bir devetabanı, duvara doğru eğilmişti.

Önündeki sehpada biraz önce çevirdiği derginin tarihi iki yıl öncesinindi.

Bunların hepsini görüyordu. Ama hiçbir duygu değişimi veya düşünce

oluşturmuyordu zihninde. görüntüler vardı ama anlamları yoktu.Giulia sanki zamanı geçirmek için değil gerçekten öğrenmek istediği

şeyi sormak için sesinin tonunu değiştirdi, elindeki kalemi defterin

üstüne koydu;

-kendine zarar verebileceğini veya hayatının sona ermesi için bir plan

yapabileceğini düşünüyor musun?

Daha önce bu soruyla sanki hiç yüzleşmemiş gibi birkaç saniye

gerçekten düşündü.

Doğru kelimeleri bulamıyordu. Böyle bir ihtimali zihninden defalarca

kez geçirmişti. Bu ağırlık sürekli hale geldiğinde, her gün kalp kirizi

geçirirmiş gibi nefes alamayıp ağrıları yoğunlaştığında, beyni artık

susmak için hiç bir rüşveti kabul etmediği anlarda uzun uzun sadece

bunu düşünmüştü. Ama bu düşüncesi belirli bir istek gibi değil, rica

gibiydi hayata, Zihninde ölüm arzusu yoktu; daha çok hayatın

taleplerinden geçici olarak muaf tutulma isteği vardı. Sabahın gelmemesi,

telefonun çalmaması, kimsenin ondan bir cümle, bir karar, temiz bir

tabak, bitirilmiş bir ödev istememesi… Yok olmak değil; bir süre var

olmak zorunda bırakılmamak.

Günün devam etmesini istemiyordu. Ama ölmek istediği de

söylenemezdi. Belki yaşamak istememek değil bu. Nasıl yaşanacağını

unutmak.

-Hayır. Sanırım sevdiğim insanların benim ölü bedenimi zihinlerinde

bir ömür taşımaları fikri korkunç geliyor.

Biraz durdu. Sessizlik oldu. Giulia da bir şey demedi, sadece

cümlelerine devam etmesini bekledi.. Deniz Sağ eliyle sallananan

bacağını kontrol etti.

-Eskiden çok kızıyordum, dedi Deniz.

Giulia . Dizinin üzerinde duran sarı kaplı deftere bir şey yazmadı.

Kalemini sayfanın üstünde tuttu; acele ederse karşısındaki adamın

söyleceklerinin yarısını söylemeyeceğini hissetti.

-Şimdi? diye sordu.

-Kızamıyorum.

-Bu daha mı iyi?

-Hayır, dedi sonunda.

-Keşke yine kızabilsem.

Kırk dakika boyunca Türkiye’den, demokrasiden, çoğunluğun ahlak

üretmediğinden, dinlerin ölüm korkusu ile doğduğundan, piyasanın

insan yaratıcılığını harekete geçirirken insan onurunu nasıl

fiyatlandırdığından söz etmişti. Avrupa’nın krizini, İtalya’nın teknokrat

hükümetini, Ankara’daki siyasal gerilimi, Suriye sınırından gelen

haberleri anlatmıştı. İnsan türünün başka bir gezegene araç

gönderebilecek kadar zeki olup suçsuz insanları bombalayacak kadar

ilkel kalmasını, kültür denen şeyin barbarlığa çekilmiş ince bir örtü

olabileceğini söylemişti.Kelimeleri düzensizdi. Cümleleri karışıyordu. İtalyancasında

yabancıların çoğunun fark edemeyeceği kadar hafif, ancak Bologna’da

doğmuş birinin sezebileceği bir Ankara sertliği vardı. Bir düşünceden

ötekine geçerken kayboluyordu, örneklerini hatırlamıyor, itirazlarını

daha karşısındaki söylemeden bitiriyordu.

Giulia onu bölmeden dinlemişti.

Sonra yalnızca şunu söylemişti:

-Bunların hepsi hakkında çok düşünmüşsün. Kendin hakkında ne

hissediyorsun?”

-Az önce kırk dakika kendimden söz ettim.

-Hayır, demişti Giulia. Kendini kullanarak dünyadan söz ettin.

Giulia’nın onu anlamadığına karar vermek rahatlatıcı olabilirdi; fakat

onun siyasi fikirleriyle didişmemiş, Tanrı’nın varlığı üzerine münazara

açmamış, insanlığın kötülüğüne karşı iyilik örnekleri sıralamamıştı.

Fikirlerinin doğru olup olmadığıyla değil, Deniz’in onları ne için

kullandığıyla ilgilenmişti.

Odanın duvarındaki saate baktı. Görüşmenin bitmesine sekiz dakika

kalmıştı. Bu onu rahatlattı. Her acının bir bitiş saati yoktu; ama en

azından seansların vardı.

Giulia,

-Annen aradığında telefonu neden açmadın? diye sordu.

-Yorgundum.

-Ben nedenini soruyorum.

Deniz çenesini sıktığını fark etti hafifçe. İlaca başladığından beri

bunu daha sık yapıyordu. Sabahları ağzında metalik bir tatla uyanıyor,

geceleri gördüğü rüyaların içinde de uyanıkmış gibi yoruluyordu.

Psikiyatrist ilk haftalarda bulantı, uyku değişiklikleri ve huzursuzluk

olabileceğini söylemişti. Birkaç hafta beklemek gerekiyordu. Bir kaç

haftalık bekleyiş bu zamana kadarki hayatından daha uzun geliyordu;

oysa zaman, iyileştiren bir mesafe olmaktan çıkmış, üstüne yığılan bir

ağırlığa dönüşmüştü.

-Sesimden anlayacaktı, dedi.

-Neyi?

-İyi olmadığımı.

Bunu bilmesi neden kötü?

-Çünkü üzülecek.

-Şu anda üzülmediğini mi düşünüyorsun?

Deniz cevap vermedi.

-Roma’ya gelirken neyin değişeceğini düşünüyordun? diye sordu

Giulia.

-Kendimin.

-Değişti mi?

-Hayır.

-Roma seni hayal kırıklığına mı uğrattı?Deniz başını iki yana salladı.

-Daha kötü. Roma güzel kaldı. Sorunun şehir olmadığını anladım.

Bir süre sonra, iki ülkeye birden ait göründüğü hâlde bazen hiçbir

yerde bütünüyle evinde olmadığını söyledi. Giulia,

-Belki ev, bütünüyle ait olduğun yer değil; kendini saklamak zorunda

kalmadığın yerdir, dedi.

Deniz bu cümleye hemen itiraz edecek bir yanıt buldu, ama

söylemedi. Mantıklı bir düşünceyle karşılaştığında önce ona karşı

çıkmak, onun savunma biçimiydi.

Giulia bazen bir cümlenin sonuna noktasını koyup onu karşısındaki

sehpanın üzerine bırakıyordu. Deniz’in yapabileceği tek şey, o cümleyi

eve kadar sırtında taşımaktı.

-İnsanlardan nefret ettiğini söyledin, dedi Giulia.

-Genel olarak evet.

-Matteo’dan nefret ediyor musun?

-Hayır.

-Chiara’dan?

-Hayır.

-Yusuf’tan, Joe’dan?

-Hayır.

-Ablandan, Ada'dan, annenden, babandan?”

Deniz ilk kez kadına doğrudan baktı. -Tabi ki hayır.

-Öyleyse kimden nefret ediyorsun?

-İnsanlıktan.

Giulia kalemini kapattı.

-İnsanlık odada değil, Deniz.

Soyut insanlığa öfkelenmek, gerçek insanlarla ilişki kurmaktan daha

kolaydı. İnsanlık ondan telefonuna cevap vermesini, birlikte yemek

yemesini, sözünde durmasını, yardım istemesini ya da yardım kabul

etmesini beklemiyordu. İnsanlık, bir gece kapısına pizza bırakamazdı.

Onun da insanlığa teşekkür borcu yoktu.

Giulia önündeki defteri kapatmadı ama artık yazmayacağı belliydi.

-Düşüncelerin ağırlaşırsa arayabileceğin iki kişi söyle.

-Buna gerek—

-İki kişi.

Deniz içini çekti.

-Işıl. Matteo.

Giulia adlarını hızlı aramaya eklemesini istedi. Deniz de ekledi.

Giulia saate baktı. “Son bir soru.”

Deniz ayağa kalkmak için ellerini koltuğun kenarına koymuştu.

Yeniden oturdu.

-En son ne zaman gerçekten bir şeyi merak ettin?

Hazırlıksızdı. Bilmediği çok şey vardı. Okumadığı kitaplar,

bulamadığı tez konusu, görmediği ülkeler, henüz tanışmadığı insanlar…Fakat bilmemekle merak etmek aynı şey değildi. Bilgi eksikliği zihinde

duran bir boşluktu; meraksa insanın o boşluğa doğru yaptığı hareket.

Deniz uzun süre düşündü.

-Hatırlamıyorum, dedi.

Giulia ayağa kalkmadı. Yalnızca bir sonraki randevu için sekreterle

konuşmasını, ilaçlarını psikiyatristin tarif ettiği biçimde sürdürmesini ve

gece kötüleşirse listedeki kişilerden birini aramasını söyledi.

Deniz kapıyı kapattığında saat beşi geçiyordu.

Apartmanın merdiven boşluğunda havasızlık ve rutubet kokusu vardı.

Asansör, iki kişinin yan yana durduğunda nefeslerini birbirlerinden

alacak kadar küçüktü. Deniz merdivenlere yöneldi. İkinci kattan sokağa

inene kadar Giulia’nın son sorusu peşinden geldi.

En son ne zaman gerçekten bir şeyi merak etmiştin?

Dışarıda Roma, yağmurdan sonra kirli bir aynaya benziyordu.

Kaldırımlar ışığı geri veriyor, arabalar birikmiş sulardan geçerken ince

sesler çıkarıyordu. Bir kadın şemsiyesini kapatırken yanındaki çocuğa

bağırdı. İki adam bir barın tentesi altında sigara içiyor, önlerinden geçen

her motora küfreder gibi bakıyordu. Deniz'in İtalya'da hala alışamadığı o

sesi duydu, bir ambulansın sireni uzaktan yükseldi, binaların arasında

parçalanarak kayboldu. Şehir normal hayatına devam ediyordu.

Deniz’in dünyanın sonuna benzeyen günlerinden habersizdi.

Bir insanın acısı ne kadar büyük olursa olsun, aynı anda bir

başkasının kahvesi soğuyor, bir otobüs gecikiyor, biri sevgilisine yalan

söylüyor, biri ilk bisikletini kullanıyor, bir çocuk su birikintisinde

zıplıyordu. Deniz’i en çok yaralayan şeylerden biri buydu: Acı, yaşayan

için bütün evreni kaplıyor; evren için hiçbir yer kaplamıyordu.

Piazza Bologna yakınındaki bir barın önünde durdu. Tezgâha yaklaşıp

bir espresso istedi.

Kahve yalnızca sıcaktı.

Eskiden ilk yudumun kavruk acılığını, fincanın kalın kenarını,

ardından gelen kısa ve koyu tadı ayırabilirdi. Şimdiyse sıcaklık dışında

hiçbir şey yoktu. Depresyonun onu üzgün bir adama çevirdiğini sanmıştı.

Oysa hastalık, acı vermekle yetinmiyor; acının ölçülebileceği diğer bütün

tatları da siliyordu.

Tezgâhın üzerindeki aynada kendini gördü. Yirmi yedi yaşındaydı.

Uzun boylu, postürü düzgün, siyah saçlı, insanların yakışıklı bulduğu bir

adamdı. Lacivert paltosunun altında ütülü beyaz bir gömlek, ayağında

temiz ayakkabılar vardı. Sakalını o sabah kesmişti. Dışarıdan

bakıldığında hasta görünmüyordu.

Bir hayatın dışarıdan düzgün görünmesiyle içeriden yaşanabilir

olması arasında, kimsenin fotoğrafını çekemediği bir sınır vardı. Deniz

bir aydır o sınırda yaşıyordu.

Telefonu cebinde titreşti. Ekranın sağ alt köşesinden yukarı uzanan

çatlağın arkasında üç bildirim görünüyordu. Chiara ders notlarınıgöndermişti. Matteo, Bu akşam evde misin? diye sormuştu. Işıl ise

yalnızca tek cümle yazmıştı:

Bugün nasılsın?

Deniz hiçbirini açmadı. Bildirim ekranında okumak, cevap verme

zorunluluğunu birkaç saat ertelemenin döneme özgü ahlakıydı.

Fincanın yanına bir buçuk avro bıraktı ve bara girdiği zamankinden

farklı hissetmeden dışarı çıktı.

Yağmur yeniden başlamıştı.

-------

Deniz Ergin, 1985’te Ankara’da Gaziosmanpaşa'da doğmuştu; ama

doğduğu şehir tek başına nereli olduğunu açıklamaya hiçbir zaman

yetmemişti. Çocukluğu Tunalı civarında geçti. Okumayı ablası Işıl'dan

önce öğrendi. Akıllı ama hırçındı. Sessiz, içine kapanık dönemleri hiç

olmadı. En yakın dostu hep ablası Işıl oldu.

Babası Murat Ergin, 1952 Ankara doğumluydu. Kara Kuvvetleri’nde

yetişmiş, NATO ve planlama görevlerinde çalışmış, albaylıktan emekli

olmuştu. İnsanlar onun mesleğini öğrendiklerinde karakterini de

öğrendiklerini sanırdı: disiplinli, sert, devletçi, mesafeli. Bunların bazıları

doğruydu; hiçbiri tek başına yeterli değildi.

Murat sabah erken kalkar, yatağını evde bile askeri bir düzgünlükle

toplar, gazeteyi masaya her zaman aynı yönde koyardı. Bir şey söylerken

sesini nadiren yükseltirdi. Sesini yükseltmesi gerekmediğini bilen

insanların sakinliğine sahipti. Cumhuriyetçiydi, Atatürkçüydü, laikliği ve

eğitimi memleketin omurgası sayardı. Fakat devleti kusursuz, orduyu

eleştirilemez görmezdi.

“Bir insanı putlaştırmak,” demişti Deniz’e, “onu anlamaktan

vazgeçmenin en kolay yoludur.”

Atatürk’e saygının, onun bütün kararlarını ibadete dönüştürmek

olmadığını düşünürdü. Üniformanın kimseyi hukukun üstüne

çıkaramayacağını söyler, fakat hukukun da siyasal intikamın üniforması

yapılmasına öfkelenirdi. Gençliğinde 68 kuşağını görmüştü. Deniz

Gezmiş’in bütün fikirlerini paylaşmaz, ancak inandığı şey uğruna bedel

ödeyen bir insanın cesaretini küçümsemezdi.

Oğluna, kardeşinin Deniz adını vermesini onaylamasında bu

hoşgörüsünün payı vardı.

“Bir insanın cesaretine saygı duyabilirsin,” demişti bir keresinde,

“bütün fikirlerini doğru bulmadan.”

Deniz’in siyasal zihninde babasının payı, verdiği cevaplardan çok bu

tür ayrımlardı.

Annesi Lucia Venturi, 1957’de Bologna’da doğmuştu. Dil ve edebiyat

eğitimi almış, Ankara’daki İtalyan Kültür Merkezi'nde öğretmenlik

yaparken Murat’la tanışmıştı. Murat, Napoli’deki NATO görevi öncesindeİtalyanca öğreniyordu. Lucia, onun fiilleri askerî bir disiplinle

çekimlediğini yıllar sonra hâlâ gülerek anlatırdı. Murat Napoli’ye

gittikten sonra ilişkileri mektuplarla ve pahalı telefon görüşmeleriyle

sürmüş, sonra evlenmişlerdi.

İlk çocukları Işıl 1984’te Napoli’de doğmuştu. Görev bittikten sonra

Ankara’ya dönmüşler, Deniz yaklaşık on sekiz ay sonra dünyaya gelmişti.

Lucia Türkçeyi iyi öğrenmiş ama aksanını hiçbir zaman bütünüyle

kaybetmemişti. Bazı sözcüklerin üzerinde Bologna’dan kalma ince bir

gölge dururdu. Türkiye'de bir yabancı gibi değil, yıllar sonra memleketine

dönmüş bir gurbetçi gibi hissettiğini söylerdi. Deniz doğduğu andan

itibaren onunla yalnızca İtalyanca konuşmuştu. Murat Türkçe, Lucia

İtalyanca konuştuğu için Deniz hangi dilin ana dili olduğunu

seçememişti. Çocukken ağladığında ağzından çıkan ilk kelime, odanın

kapısında hangisinin durduğuna bağlıydı.

İki dille büyümek, iki ayrı dünyaya açılan pencereye sahip olmak

demekti. Aynı zamanda her dünyada ötekinin izini taşımaktı.

Çocuklar yazların bir bölümünü Bologna’da geçirirdi. Ankara’nın

kuru sıcağından sonra portikoların gölgesi, akşamüstü bisikletleri,

Anna’nın penceresinden giren yemek kokuları ve Giovanni’nin

dükkânındaki serinlik Deniz’e başka bir hayatın mümkün biçimleri gibi

görünürdü. Kurduğu arkadaşlıklar onda hep başka bir dünya'nın izleri

gibi gelirdi. Dönüş zamanı geldiğinde Türkiye’yi, Türkiye’ye vardıktan

birkaç hafta sonra da İtalya’yı özlerdi.

Ankara’da Lucia’nın oğluydu. Öğretmenler bazen annesinin yabancı

olduğunu gereksiz bir merakla hatırlatır, arkadaşları evde ne yediklerini

sorardı. Bologna’da Murat’ın oğluydu. İtalyancası kusursuza yakın olsa

da soyadını duyduktan sonra Türkiye’yi anlatması beklenirdi. Ankara’da

fazla İtalyan, Bologna’da fazla Türk sayılırdı.

İnsanlar bunu hep zenginlik diye adlandırıyordu.

Zenginlikti de.

Fakat insan bazen iki mirasın toplamı değil, aralarında kalan boşluk

oluyordu. İki ülkeye ait olmak her zaman iki eve sahip olmak değildi.

Bazen iki ayrı kapının eşiğinde, ayakkabını hangisinin geleneğine göre

çıkaracağını bilemeden beklemekti.

Işıl bu aralıkta Deniz’den daha rahat yürürdü. Hukukçu olmuştu,

evlenip İstanbul'a yerleşti, Ada adında bir kızı oldu;. Işıl soyut

sistemlerden çok, sistemin altında ezilen somut insanlarla ilgileniyordu.

Deniz bir kurumun neden adaletsiz olduğunu yirmi dakikada anlatırken

Işıl, o kurum yüzünden ertesi sabah işyeri kapanacak kişinin dosyasına

bakardı.

“Sen dünyayı çözmeye çalışırken hayatı kaçırıyorsun aslanım” derdi

kardeşine.

Deniz, “Hayatı çözdükten sonra yaşayacağım, merak etme” diye

karşılık verirdi.“Muazzam. Seksen yaşında çok eğlenirsin.”

Işıl, onun mizahının nerede düşünce, nerede siper olduğunu bilirdi.

Bu yüzden Deniz ilk depresyona girdiğinde telefonda “İyiyim,” dediğinde

birkaç saniye susmuştu.

“Peki,” demişti. “Şimdi doğru cevabı ver.”

Deniz hayatında en çok Işıl'a bağlıydı. Çocukluğu ablasının

zorbalıklarıyla, kavgalarıyla geçse de, başkaları Deniz'e zorbalık

yaptıklarında hiç düşünmeden onlarla kavgaya girebiliyordu. Deniz'e, bu

hayatta benden başka kimsenin seni dövmesine izin vermem, diyordu.

İnsanlar arasında iletişimleri de kolaydı, Gizli konuşmaları gerektiğinde

Türkiye'de İtalyanca, İtalya'da Türkçe konuşurlardı. Bu da onlar arasında

kendi kurdukları iletişimi diğer insanlarla iletişimlerinden

uzaklaştırıyordu bazen. Işıl bunun sorunlarını hiç yaşamasa da Deniz

bazen kendisini yalnızca Işıl'ın anlayabileceğini düşünürdü. O olmadığı

zamanlarda kimsesiz hissediyordu. Işıl İstanbul'a yerleştiğinde , Deniz ilk

defa büyüdüğünü farketti.

Babaanne Necla emekli öğretmendi. Cumhuriyet’i laiklikle değil, kız

çocuklarının okula gidebilmesi, kadınların kendi maaşını kazanabilmesi

ve aklın korkudan daha güvenilir sayılması üzerinden anlatırdı. Dede

Kemal demiryollarında teknisyen olarak çalışmış, az konuşan bir adamdı.

Namaz kılar, camiye gider, ama bir cemaat yada tarikatın bağlılığını

kabul etmezdi. Çoğu zaman evden dışarı çıkmazdı. Evde bozulan bir

radyoyu, musluğu ya da saati eline aldığında önce aynı soruyu sorardı:

“Bu neden bozuldu?”

Bir şeyin çalışmaması, hemen atılması gerektiği anlamına

gelmiyordu. Önce sebebi bulunmalıydı.

Yıllar sonra Deniz kendi içinde bozulduğunu hissettiğinde aynı

yöntemi uygulamaya çalışacaktı. Çocukluk, ülke, aile, bilinç, ölüm,

yalnızlık, aşk, siyaset, anlamsızlık… İçindeki bütün vidaları zihninde

sökecek, sebebi bulursa yeniden çalışacağını sanacaktı.

Babaannesi ve dedesi Ankara'da Yenimahalle'de müstakil bir evde

yaşıyordu. Çocukluğunda her pazar akşam yemeklerinde bir araya

geliyorlardı. Babasından çok annesi her pazar akşamı için aileye

motivasyon sağlayan kişi olurdu. Dedesi ve babası çoğu zaman hiç

konuşmadan sadece televizyon izlerdi. Amcası Cem onlara katıldığı

zaman ise ev bir bayram sabahı neşesine bürünürdü.

Murat’ın kardeşi Cem, ODTÜ’de mimarlık okumuş, yetmişli yılların

sol hareketlerine katılmış, 12 Eylül’den sonra ideolojik romantizmini

büyük ölçüde kaybetmişti. Deniz'in adını o koymuştu. Murat’la

birbirlerini sever, aynı masada iki saatten uzun oturduklarında mutlaka

devlet, adalet, eşitlik, Kürtler, tarikatlar, 28 şubat ya da 80 darbesi

üzerine tartışırlardı.

Cem, devletin kendisini korumak için yurttaşı ezmeye her zaman

hazır olduğunu söylerdi. Murat, devletsiz kalan toplumlarda ilkezilenlerin yine savunmasız insanlar olacağını söylerdi. Cem, ordunun

siyasete elini uzattığı her an memleketi 10 yıl geriye götürdüğünü

savunurdu. Murat buna itiraz etmez, yalnızca solun kendi otoriter

rejimlerine karşı neden aynı ahlaki titizliği göstermediğini sorardı.

Deniz çocukken bu tartışmaları yanlarında televizyon izlerken

dinlerdi. Üniversiteye geldiğinde ikisinin de haklı olduğu yerleri, ikisinin

de kendine yalan söylediği anları görmeye başlamıştı. Siyasi düşüncesi

tek bir öğretiden değil, birbirini seven ama dünyayı farklı gören

insanların geriliminden doğmuştu.

Anneannesi Anna Venturi, savaş çocukluğunu yaşamıştı. Yemek

israfına tahammülü yoktu. Masada yemek bırakıldığında sesi değişir,

sonra kendini toparlardı. Generallerin haritalarda çizdiği okların altında

evler, yataklar, mutfaklar ve çocuklar bulunduğunu Deniz ondan

öğrenmişti. Sevgisi Babaannesi gibi değildi. Babaannesi ne kadar öpüp

koklayıp sevse de Anneannesi daha mesafeli ama daha sıcak

hissettiriyordu sevgisini. Bologna'da geçen yazlarda Anna onların eve

dönmesini kapının dışında beklerdi, onlar gelmeden yemeklerini

hazırlar, 3 gün sonra yapacağı tatlının hazırlığını yapardı. Torunlarının

Türk yada İtalyan olmasıyla ilgilenmez, bununla ilgili ima da bile

bulunmazdı. Seyahat etmeyi sevmediği için Türkiye'ye yalnızca üç kez

gelmişti. Her seferinde de 3 günden sonra dayanamayıp evine dönmek

istemişti. Ama her yıl Deniz'lerin geleceği zamanı aylar öncesinden

beklemeye başlardı.

Dedesi Giovanni, Bologna’da küçük bir kitapçı işletirdi. Çok

konuşmazdı. Dükkânın arka tarafında, güneş görmediği için yazın bile

serin kalan dar bir depo vardı. Eski kâğıtlar, ciltler, toz ve ahşap rafların

kokusu Deniz’in çocukluk hafızasında en güçlü kokuya dönüşmüştü.

Giovanni bir kitabı eline aldığında önce son sayfasına bakardı. Kitabın

sonunda ne olduğuna bakıp sonra okurdu. Hayatında da kitaplarda da

süpriz sonları ya da şaşırtmaları sevmiyordu. O yüzden ölümü de süpriz

olmadı. yaklaşık iki yıllık hastalığının ardından 2008 yılında hayatını

kaybetti.

Deniz’in fiziksel olarak öğrenmeye duyduğu sevgi Dedesinden

geçmişti. Bir metni ekranda okuyor ama kâğıtta hatırlıyordu. Kenarına

not düşülmüş, kapağı aşınmış, başka bir insanın parmakları arasında

yaşamış kitaplarda yazıların dışında ikinci bir kitap olduğuna inanıyordu.

Dayısı Marco fotoğrafçı ve belgeselciydi. Deniz on dört yaşındayken

ona ilk kez karanlık odada fotoğraf bastırmış, görüntünün beyaz kâğıdın

içinden yavaşça çıkışını göstermişti. Yıllar sonra ilk dijital fotoğraf

makinesini de Marco verdi: Nikon'un yeni çıkan ağır, 10 dakika sonra

omzu çökerten, 18-105 mm lensli, d90'ı. Video çekimi de yapabildiği için

Deniz bazen bu makineyle kısa film çekmeyi bile hayal etmişti.

Herkesin baktığı şeyi değil,” demişti, “kimsenin görmediği şeyi

çek.”Deniz bu sözü çok klişe bulurdu, bunu uzun süre yalnızca fotoğrafçılık

öğüdü sandı. Sonra görme biçimine dönüştüğünü fark etti. Herkesin

baktığı yerdeki kusuru, görünmeyen adaletsizliği, cümlenin arkasındaki

ikiyüzlülüğü, insanın kendine söylediği yalanı arıyordu.

Sorun, gördüklerinin zamanla yalnızca kusuru seçmeye başlamasıydı.

Venturi ailesinin Bologna’daki yemek masasıyla Ergin ailesinin

Ankara’daki masası, Deniz’in zihninde iki ülkenin en barışçıl sınırıydı.

Anna’nın tortellini’si, saatlerce pişirdiği ragù, Necla’nın mercimek

çorbası, annesinin yıllar içinde şaşılacak kadar iyi öğrendiği limonlu

zeytinyağlı yaprak sarma…

O yağmurlu Roma akşamında Giulia’nın muayenehanesinden San

Lorenzo’ya yürürken bir lokantanın açık kapısından et suyu kokusu geldi.

Bir an Anna’nın mutfağını, buğulanmış pencereyi, Giovanni’nin masanın

başında tamir etmeye çalıştığı radyosunu hatırladı. Özlem duyduğunu

sandı.

Sonra duygu söndü.

Depresyon, geçmişi silmiyordu. Hatıraları yerinde bırakıyor, yalnızca

hissettiklerini kapatıyordu.

Roma’ya gelişinin resmî sebebi yüksek lisanstı. Sapienza’da siyaset

felsefesi okuyordu. Başvurusunda uzun uzun siyasal kimliklerden,

Avrupa Birliği'nden, Türkiye'deki siyasal değişimden söz etmişti. Hepsi

doğruydu.

Eksik olan, kaçmak istediğiydi.

Ankara’daki Deniz’i geride bırakıp Roma’da başka biri olabileceğini

düşünmüştü. Şehir değiştirmekle benlik değiştirmek arasındaki farkı

küçümsemişti. Meğer Ankara’daki adam da bavula binip onunla gelmişti.

San Lorenzo’da, okulu Sapienza’ya yürüyerek gidebildiği eski bir

apartmanın üçüncü katında yaşıyordu. Dairenin tavanları gereğinden

yüksekti; kışın ısınması uzun sürüyor, yazın sıcaklık tavanda birikip

geceleri aşağı çöküyordu. Duvar boyası bazı yerlerde kabarmıştı. Mutfak

penceresinin kepengi tam kapanmıyor, yağmur sert vurduğunda

pencerenin kenarından su içeri giriyordu. Küçük balkonda iki sandalye

vardı; birinin ayağı kısa olduğu için oturulduğunda hafifçe sallanıyordu.

İlk geldiğinde daireyi iki öğrenciyle paylaşmıştı. Maria dönem bitince

Calabria'ya, Silvio kız arkadaşının yanına taşınmıştı. Deniz Laziodisu

bursunu kazanınca, bir süre sonra daha yüksek kirayı yalnız kalmanın

bedeli sayarak dairede kalmıştı. Başlangıçta bu özgürlük gibi

görünmüştü. Sonbahara gelindiğinde yalnızlık, odalar arasında dolaşan

ayrı bir arkadaşa dönüşmüştü.

İlk aylarında Roma’yı çok sevmişti. Matteo'nun bunda payı

yadsınamazdı. Sabahları aşağıdaki bardan fincanların sesleri, kalabalığın

günaydın seromonisi gelirdi. Motorlar sokaktan büyük bir gürültüyle

geçer, bağıra bağıra konuşan insanlar neşesini artırırdı. Türkiye'de deinsanlar bağırarak konuşuyor fakat bunu kavga ederek yapıyorlardı.

İtalyanlar bağırıyordu ama bunu kahkahalarla sonlandırıyordu. Yada

bunu kendi kendine romantize ediyordu zihninde Deniz.

Duvarlarda konser, kira protestosu, öğrenci toplantısı, kayıp kedi ve

işgal edilmiş bina ilanları üst üste yapışırdı. Şehir, kendi duvarlarında

yüksek sesle düşünüyordu.

Sabah barda ayakta espresso içer, bazen yanında sade bir kruvasan

alırdı. Öğlenleri pizza al taglio ya da bir supplì yeterdi. Akşam arkadaşları

varsa aperativi, evdeyse cacio e pepe yapmaya çalışırdı.

Roma'yı sevmesinde şehrin payı vardı; şehirde kalabilmesinde ise

arkadaşlarının.

Deniz bunu uzun süre birbirinden ayırmamıştı. İlk aylarda sabahın

erken saatlerinde kepenklerini kaldıran barları, duvarlardaki konser

ilanlarını, bir sokağın ortasında sebepsizce duran çeşmeleri, başka bir

yüzyıldan kalmış bir sütunun yanına bağlanmış motorları sevdiğini

sanmıştı. Oysa bir şehir, insanın içinde tek başına açılmıyordu. Bir yerin

sokaklarını öğrenmekle orada yaşamaya başlamak arasında, çoğu zaman

başka insanların açtığı küçük geçitler vardı.

Deniz için Roma'nın bu geçitleri Matteo, Chiara, Yusuf ve Joe'ydu.

Birbirlerine benzemiyorlardı. Aynı masada oturmaları, başka bir

yerde karşılaşsalar arkadaş olacakları anlamına gelmezdi. Matteo

insanları gündelik hayatın içinde tanırdı; Chiara onları oldukları anda

kabul ederdi; Yusuf hayatlarına girip çıkmak için izin beklemezdi; Joe ise

tanımadığı insanların acısını bile kendi sorumluluğuna eklerdi. Onları bir

arada tutan ortak bir dünya görüşü yoktu. Matteo'nun barı, birkaç soğuk

şaka ve Deniz vardı.

San Giovanni yakınlarındaki Bar Ferri, dışarıdan bakıldığında özel

görünmek için hiçbir çaba göstermeyen küçük bir mahalle barıydı.

Kapısının üzerindeki bordo tente güneşte solmuş, altın sarısı harflerin bir

kısmı yağmurda kararmıştı. İçeride altı küçük masa, duvarın karşısında

uzun bir tezgâh, televizyonun altında çerçevelenmiş iki Roma forması ve

yıllardır değiştirilmemiş bir kahve fiyat listesi vardı. Gündüzleri espresso,

cornetto ve panini satılır; akşamüstü kahve fincanlarının yerini bira,

şarap ve spritz alır, tezgâhın üstüne zeytin, peynir, patates cipsiyle

Matteo'nun her gün farklı olduğunu iddia ettiği, gerçekte birbirine çok

benzeyen birkaç aperitivo tabağı çıkardı. Maçlar televizyonda canlı

yayımlandığında masa sayısı aynı kalır, insan sayısı iki katına ulaşırdı.

Deniz'in arkadaşları haftanın iki ya da üç akşamı burada buluşurdu.

Kimse bunu kararlaştırmamıştı. Bir süre sonra alışkanlıklar, verilmiş

sözlerden daha güvenilir hâle gelmişti. Chiara ders çıkışında uğrar,

Pico'yu tezgâhın altındaki su kabına bırakırdı. Yusuf bir sergi açılışından

veya henüz haber vermediği bir yolculuktan gelirdi. Joe, Dünya Gıda

Programı'ndaki işinden çıkmışsa gömleğinin kollarını dirseklerine kadarsıvamış olur; antrenmandan gelmişse spor çantasını sandalyenin ayağına

dayardı. Deniz bazen ilk gelen, bazen herkes tamamlandıktan sonra

sessizce masaya oturan kişi olurdu.

Matteo çoğu gece gruba katılmıyor gibi görünürdü. Tezgâhın

arkasında sipariş alır, kahve makinesinin buharını açar, masalardan

birinin hesabını toplar, televizyonda hakemin kararına küfrederdi. Ama

masadaki her konuşmayı duyardı. Deniz'in içkisinin yarım kaldığını,

Chiara'nın üçüncü kez saate baktığını, Yusuf'un bir yolculuğa çıkmaya

karar verdiğini veya Joe'nun gün boyunca öfkesini tuttuğunu, onlar

söylemeden fark ederdi.

Bar kapanınca sandalyeler masaların üstüne çevrilir, Fede kasayı

sayar, Matteo yerleri silerken konuşmaya ancak o zaman gerçekten

katılırdı. Bazen gecenin en önemli cümlesini, herkes iki saat boyunca

tartıştıktan sonra paspasın sapına dayanarak söylerdi.

-Siz çok fazla gereksiz düşünüyorsunuz, derdi.

Deniz bu cümleye sinir olurdu. Çoğu zaman haklı olduğu için daha

çok sinir olurdu.

* * *

Matteo Ferri, Deniz'in İtalya'daki en eski ve en yakın arkadaşıydı.

Deniz'in yanında kendisini açıklamak zorunda olmadığı az sayıdaki

insandan biriydi. Onu tanımak için Türkiye'yi, İtalya'yı, ailesini veya iki

ülke arasında büyümenin ne demek olduğunu anlatmasına gerek yoktu.

Matteo bunların hepsini kavramsal olarak bilmezdi; fakat çocukluğundan

beri görmüştü.

Babası Paolo Ferri'nin Bologna'da, Deniz'in dedesi Giovanni'nin

kitapçısına birkaç sokak uzaklıkta küçük bir salumeria'sı vardı. Dükkânın

önünde yazın bile serin kalan dar bir gölge, içeride tavandan sarkan

jambonlar, cam tezgâhın arkasında üst üste dizilmiş peynirler bulunurdu.

Paolo öğle saatlerinde Giovanni'nin kitapçıya uğrar, iki adam kapının

önünde kahve içerdi. Ne konuştuklarını çocuklar hiçbir zaman bilmezdi.

Onlar için yetişkinlerin dostluğu, birbirlerinin dükkânına haber

vermeden girebilmekten ibaretti.

Deniz sekiz ya da dokuz yaşındayken, Lucia ve Işıl'la geçirdiği

Bologna yazlarından birinde Matteo'yla tanışmıştı. İlk karşılaşmalarına

dair ikisinin hatırladığı şeyler birbirini tutmuyordu. Matteo, Deniz'in

Paolo'nun dükkânının önündeki bisikleti izinsiz aldığını söylerdi. Deniz

ise bisikletin Matteo'ya ait olmadığını, dolayısıyla ondan izin almasının

gerekmediğini savunurdu. Işıl yıllar sonra ikisinin de yalan söylediğini,

bisikleti aslında kendisinin aldığını anlattığında tartışma kapanmamış,

yalnızca üçüncü bir taraf kazanmıştı.

Işıl onlardan biraz büyüktü ve bu birkaç yılı anayasal bir yetki gibi

kullanırdı. Futbolda takımları o kurar, eve dönüş saatini o belirler, ikisi

gizlice bir şey yaptığında cezalarını da kendisi verirdi. Deniz'le Matteo ilksigaralarını eski okulun arkasında dar bir avluda denerken onları

yakalamış; sigarayı ellerinden alıp bir nefes çekmiş, sonra ikisini de

Lucia'ya söylemekle tehdit etmişti.

-e sen niye içtin o zaman? diye sormuştu Matteo.

-Kanıtları yok etmek için küçük maymun, demişti Işıl.

Matteo aradan yirmi yıl geçtikten sonra bile Işıl bir odaya girdiğinde

omuzlarını fark edilmez biçimde düzeltirdi. Ondan gerçekten korktuğu

söylenemezdi; çocuklukta kurulmuş bazı hiyerarşiler, insan

büyüdüğünde ortadan kalkmıyor, yalnızca şakaya dönüşüyordu.

Deniz her yaz Bologna'ya geldiğinde Matteo oradaydı. Bir yıl boyunca

birbirlerinin hayatını neredeyse hiç bilmez, sonra sıcak bir haziran günü

aynı sokakta karşılaşır ve arkadaşlıklarına bir önceki akşam ayrılmışlar

gibi devam ederlerdi. Bisikletle yokuşlardan aşağı yarışır, boş arsalarda

futbol oynar, Giovanni'nin dükkânının arka deposunda saatlerce

saklanır, akşam olduğunda Anna'nın sesini duyana kadar eve

dönmezlerdi.

Ergenliklerinde oyunların yerini kızlar, ilk içkiler , barlar ve

gereğinden uzun süren kavgalar aldı. Deniz için Matteo biraz da yaz

demekti: Ankara'da mümkün olmayan bir serbestlik, eve geç kalmanın

ciddi bir suça dönüşmediği akşamlar, ertesi gün yeniden başlanabilecek

küçük hatalar.

Türkiye'ye döndüğünde arkadaşlıkları bitmezdi. Önce mektuplar

vardı. Deniz birkaç sayfa boyunca okulunu, babasıyla tartışmasını,

okuduğu kitabı ve Ankara'da kendisini rahatsız eden her şeyi anlatırdı.

Matteo'nun yazısı ise eğri, aceleci ve güçlükle okunurdu. Mektupları

çoğunlukla dört konu etrafında dönerdi: Roma'nın maçı, tanıştığı bir kız,

Deniz'in herhangi bir kızı öpüp öpmediği ve yazın ne zaman geleceği.

Sonra mektupların yerini e-posta, MSN, Facebook ve Skype aldı.

İletişim araçları değiştikçe aralarındaki sessizlikler kısaldı. İkisinin de

hayatında başka yakın arkadaşlar, sevgililer, okullar ve şehirler oldu;

fakat birbirlerini hiçbir zaman tümüyle kaybetmediler. Arkadaşlıklarının

gücü, her şeyi birbirlerine anlatmalarından değil, anlatılmamış yılların

aralarında şüphe yaratmamasından geliyordu.

Matteo Bologna'da üniversiteye başlamış, kısa süre sonra derslerden

çok üniversitenin çevresindeki hayatla ilgilenmeye başlamıştı. Romalı bir

kızla tanışınca 2002 civarında Roma'ya taşındı. İlişki uzun sürmedi;

şehir kaldı. Sapienza'da sosyoloji okumaya başladı. Başlangıçta derslere

gidiyor, sınavlarını veriyor, hatta birkaç ay boyunca akademik bir

geleceği olabileceğine inanıyordu. Sonra bir sınavı erteledi. Bir başkasını

sonraki döneme bıraktı. Para kazanmak için bir barda çalışmaya, geceleri

daha geç yatmaya, sabah derslerini kaçırmaya başladı. Üniversitenin

ikinci yılı, belirgin bir karar verilmeden yedinci yılına dönüştü.

Matteo insanları kitaplardan okuyarak anlamaya hiçbir zaman

alışamamıştı. Bir teorinin otuz sayfada açıkladığı şeyi, tezgâhın önündekahve içen birinin iki cümlesinde görebildiğine inanırdı. Bu yüzden okulu

bırakmasını başarısızlık olarak anlatmazdı. Yine de bazen üniversitenin

önünden geçerken binaya birkaç saniye fazla baktığı olurdu.

Çalıştığı barın yaşlı sahibi işi bırakmaya karar verdiğinde Matteo

ailesini ikna edip mekânı devraldı. Adını değiştirmek için günlerce

düşündüğünü söylerdi. Sonunda, bütün yaratıcı seçenekleri tüketip, Bar

Ferri'de karar kıldı.

Bar, Matteo'nun üniversiteyi tamamlamadan edindiği sosyoloji

laboratuarıydı. Televizyonun karşısındaki köşede her gün aynı üç yaşlı

adam otururdu. Biri emekli otobüs şöförü, biri terzi, diğeri hayatı

boyunca ne iş yaptığını kimsenin kesin olarak bilmediği Sergio'ydu. Üçü

de Roma'nın her yenilgisinden sonra takımın başına kimin getirilmesi

gerektiğini bilir, fakat Totti'nin performansına laf ettirmezlerdi.

Matteo müşterilerinin yarısından fazlasını adıyla tanırdı. Kimin

sevgilisinden ayrıldığını, kimin kira sorunu yaşadığını, hangi öğrencinin

sınava hazırlandığını ve kimin iki aydır hesabını ödemediğini bilirdi.

İnsanların sırlarını merak ettiği için değil; konuşurken gerçekten

dinlediği için öğrenirdi. Roma'yı Google Maps'ten değil, insanların

hikayelerindeki adreslerden tanıyordu.

Bir şey bozulduğunda kimi arayacağını bilirdi. Ev bulmak, duvar

boyatmak, motor tamir ettirmek, uygun fiyatlı bir masa taşımak

gerektiğinde mutlaka bir tanıdığı vardı. Deniz'in bisikleti çalındığında

polise gitmeden önce Porta Portese'de hangi tezgâhlara bakmaları

gerektiğini biliyordu. Onlar yetişemeden bisikletini başkasına satmışlardı

ama Matteo adamı başka bir bisikleti yarı fiyatına satmaya ikna etmişti.

Yenilginin içinde bile küçük bir biyetgali bulurdu.

Eskiden futbol oynamıştı. Şimdi hâlâ spor yaptığını söylüyor, fakat

sporla ilişkisi televizyondaki maçları izlemek ve kasaları depoya

taşımakla sınırlı kalıyordu. Hemen herkesle konuşabilir, beş dakika önce

tanıştığı birinin hayatına, kabalık etmeden dâhil olabilirdi. Ona "Ne

oldu?" diye sorulduğunda, olayın cevabını vermek yerine otobüsün

nerede bozulduğunu, şoförün ne söylediğini, yanındaki kadının neden

bağırdığını, sonra hangi bara gittiğini ve orada kiminle karşılaştığını

anlatırdı. On dakikanın sonunda soruyu soran kişi genellikle ne olduğunu

unutmuş olurdu.

Siyaseten muhafazakâr değildi. Gündelik kültür söz konusu

olduğundaysa papalık makamından daha katıydı. Carbonara'ya krema

konulamazdı. Cappuccino öğleden sonra içilemezdi. Makarna fazla

haşlanamaz, espresso oturarak yarım saat boyunca yudumlanamazdı.

Deniz bir gece makarnanın üstüne yoğurt koyduğunda Matteo bir hafta

boyunca sadece bunu konuştu.

-Türkiye'de makarnaya da mantıya da yoğurt koyulur, Yoğurt ve

salçanın girmediği yemek yok bizde, diye savunmuştu Deniz.-Türk mutfağında olabilir. Makarna tanık koruma programına mı

girdi? Kimliğini niye değiştiriyorsunuz? Gerçi yoğurda su ekleyip içen

insanlardan her şeyi beklerim ben.

Deniz Roma'ya taşındığında ilk iki ya da üç hafta Matteo ile kız

arkadaşı Federica'nın evinde kalmıştı. Federica'yı herkes 'Fede' diye

çağırıyordu. Matteo'nun hayatına bir takvim, çekmecelerine düzen ve

vergi ödemelerine gerçek tarihler kazandıran kişiydi. Deniz'i yıllardır

Matteo'dan dinlediği için ilk karşılaştıklarında onun hakkında

gereğinden fazla şey biliyordu. Deniz'in çocukken çekirgeden deli gibi

korktuğunu, Işıl'dan yediği dayakları ve ilk öptüğü kızı Deniz merhaba

demeden anlatmıştı.

Fede ona misafir gibi davranmadı. İlk sabah mutfağın yerini, yedek

anahtarı ve çamaşır makinesinin bozuk düğmesini gösterdi. Matteo

sayesinde Roma, Deniz'e ilk haftalarda yabancı davranmamıştı. Hangi

otobüs hattına güvenilebileceğini, hangisinin yalnızca tarifelerde var

olduğunu; saat iki buçukta nerede döner yenebileceğini; turistlerin

bilmediği trattoria'ları, konser sonrası insanların hangi meydana

geçtiğini ve hangi tamircinin yabancılara ayrı fiyat söylemediğini ondan

öğrendi. Matteo onun Roma'daki kullanım kılavuzuydu.

Depresyon ağırlaştığında Deniz'in açıklama yapmadan yanında

durabildiği kişilerden biri yine Matteo oldu. Matteo hastalığın adını

doğru koyamayabilir, ilaçların etkisini bilmeyebilir, Deniz'in varoluş

hakkında söylediklerinin yarısını gereksiz bulabilirdi. Ama sesindeki

yarım saniyelik gecikmeyi tanırdı.

Bir gece Deniz, "İyiyim," dediğinde Matteo telefonda sustu.

-Bologna'daki gibi iyi mi, gerçekten iyi mi? diye sordu.

Deniz bir şey demedi.

Yirmi dakika sonra kapıda iki dilim pizza ve söylenmemiş bir

endişeyle belirmişti. İçeri girmedi. Geçerken uğradığını söyledi, o saatte

ordan geçmesinin ihtimali olmadığını anlayabileceğini bile bile. Pizzayı

Deniz'e uzatıp ertesi sabah erken kalkacağını söyledi.

* * *

Chiara Mancuso, Deniz'in üniversiteden arkadaşıydı. Çocukluğu

Cosenza çevresinde geçmiş, liseyi Calabria'da bitirmişti. Yirmi bir

yaşında Roma'ya gelirken şehri yalnızca okul broşürlerinden, birkaç

filmden ve ailesiyle yaptığı kısa bir geziden tanıyordu. European Studies

ile International Relations programlarının tanıtımını dinlediğinde bölüm

ona biraz da düzenli biçimde sunulmuş genel kültür gibi görünmüş, bu

yüzden başvurmuştu.

Kazandı. Roma'ya geldi. Derslere girdi. Ve bölümü seçerken

taşıdığından daha büyük bir tutku geliştirmeden, sınıfın en başarılı

öğrencilerinden biri oldu.Chiara düzenli bir el yazısıyla not tutar, bir gün bile ders kaçırmazdı.

Tahtadaki şemaları başka birinin daha sonra anlayabileceği biçimde

yeniden kurar; öğretim görevlisinin önemli olduğunu söylediği

cümlelerin yanına küçük işaretler koyardı. Deniz bazen yanında oturup

onun sayfalarını izlerdi. Chiara, konuyla varoluşsal bir bağ kurmadan

Deniz'den daha iyi çalışabiliyordu.

Bir gün Deniz, Avrupa bütünleşmesi üzerine üç saatlik bir dersin

sonunda, önlerindeki not yığınını göstererek sormuştu:

-Bu konuyu gerçekten bu kadar ilginç mi buluyor sen?

Chiara çantasını kapatmıştı.

-Hayır. Ama sınavda çıkacak dostum.

Deniz, onun bu cevabı nasıl bu kadar rahat verebildiğini uzun süre

anlayamamıştı. Kendisi bir şeyi öğrenebilmek için önce o bilginin

insanlık tarihi içindeki yerini, ahlaki anlamını ve kendi hayatıyla ilişkisini

kurmaya çalışıyordu. Chiara için bazı bilgiler yalnızca gerektiği için

öğrenilirdi. Gerekmiyorsa öğrenmezdi. Bilmemek, kişiliğinde açılmış bir

delik değildi.

Ailesi, kızlarının Roma'da kira sıkıntısı yaşamaması için Re di

Roma'da küçük fakat iyi konumlu, üç odalı bir daire satın almıştı. Chiara

odalardan birinde kalıyor, diğer ikisini öğrencilere kiralıyordu. Kiralar

faturalarını, gündelik masraflarını ve motorunun bakımını büyük ölçüde

karşılıyordu. Ailesi ihtiyaç duyduğunda para gönderebilirdi; Chiara

bundan hoşlanmazdı. Kendi emeğiyle ayakta durduğuna dair büyük bir

hikâye anlatmıyordu. Yalnızca kimseye nereye gittiğini, ne satın aldığını

veya neden gece geç döndüğünü açıklamak istemiyordu.

Onun bağımsızlık anlayışı ekonomik bir ülküden çok, hesap vermeme

arzusuydu.

Evindeki iki oda sürekli değişen öğrencilerle doluydu. Biri mutfakta

tabak bırakır, biri sıcak suyu bitirir, biri sevgilisini üç günlüğüne getirip

iki hafta boyunca göndermezdi. Chiara sorun ortaya çıktığında çözmekte

iyiydi; fakat sorun çıkmadan önce onun ihtimaliyle yaşamayı reddederdi.

Hayatı çok ciddi almıyor, fakat önüne gelen işi düzgün yapıyordu.

Sekiz saat ders çalışabilir, bir sınava bir ay hazırlanabilir, kütüphanede

sabah açılıştan akşam kapanışa kadar oturabilirdi. Buna karşılık

mezuniyet sonrasında her gün aynı saatte gidilecek bir iş fikri ona

ürkütücü gelirdi. Çalışmaktan değil, hayatının bütün günlerinin önceden

birbirine benzemesinden korkuyordu.

Chiara gösterişli bir güzellikten çok, odaya girdikten birkaç saniye

sonra fark edilen biriydi. Omuzlarının altına düşen sarıya çalan saçları,

ela ile yeşil arasında değişen gözleri ve güneşte kolayca bronzlaşan Güney

İtalyan teni vardı. İnceydi; kaslı ya da yapılı görünmüyor, vücudunu

değiştirmek için özel bir çaba göstermiyor, bunun üzerine

konuşmuyordu. Güzel olduğunu biliyor fakat özgüvenini güzelliğine

dayandırmıyordu. Çok bilgili olduğu için de kendinden emin değildi.Onun özgüveni, bir şey ters giderse bir yolunu bulacağına

inanmasından geliyordu.

Deniz için bu neredeyse bir süper güçtü.

Chiara sağ ve sol düşünce gelenekleri üzerine uzun tartışmalara ilgi

duymazdı. Zekiydi ama bilgiyi kimliğe dönüştürmezdi. Bir şeyi

bilmediğinde utanmaz, gerekiyorsa öğrenirdi. Gerekmiyorsa o eksiklikle

yaşamaya devam ederdi. Deniz kendi bilgisizliğini zihinsel bir açık gibi

taşırken Chiara, insanın her şeyi bilmek zorunda olmadığını doğal bir

gerçek olarak kabul ediyordu.

Kalabalıkta insanların ilgisini toplamaya çalışmazdı. Buna rağmen bir

masaya oturduğunda birkaç dakika içinde sosyal merkeze dönüşürdü.

İnsanlarla göz teması kurar, isimlerini sorar, anlatılan hikâyelere

gerçekten tepki verir, güldüğünde kahkahasını tutmazdı. Konuşurken

birinin koluna dokunmaktan, yeni tanıştığı birine sıcak davranmaktan

çekinmezdi. Bir tartışmada sesini yükseltmeden herkesin ona dönmesini

sağlayabilirdi.

Eve giderken bunların hiçbirini düşünmezdi. "Bu gece herkes benimle

ilgilendi" diye kendisini seyreden ikinci bir Chiara yoktu. İnsanların

yanında rahat hissetmesinin nedeni biraz da buydu.

Köpeği Pico'yu mümkün olan her yere götürürdü. Küçük, açık renkli,

kendi boyundan beklenmeyecek kadar ciddi bakışları olan bir köpekti.

Bar Ferri'de tezgâhın altındaki yer ona aitti. Matteo her seferinde

köpeğin barın içinde bulunmasının kurallara aykırı olduğunu söyler, aynı

anda önüne su ve jambonun kenarından küçük bir parça koyardı.

Chiara'nın hayatında en uzun ve tartışmasız bağlılığı Pico'yaydı.

Bir yıl önce on yıl süren ilişkisi sona ermişti. Yetişkinliğinin büyük

bölümünü aynı insanla geçirdikten sonra yeni bir ilişkinin içine girmek

istemiyordu. Ayrılığı dramatik biçimde anlatmazdı. Eski sevgilisinden

nefret etmiyor, kaybettiği yıllardan söz etmiyordu. Yalnızca bir süre

boyunca başka bir insanın planlarında gelecek zaman kipi olmak

istemediğini söylüyordu.

Bu dönemde zamanının büyük kısmını Deniz, Yusuf ve Joseph'le

geçiriyordu.

Bir akşam hepsi Deniz'in San Lorenzo'daki evinde toplanmıştı. Yusuf

şarabı getirmiş, Joseph marketten aldığı ekmekle kendisinin seçtiği

peynirin neden daha iyi olduğunu açıklamaya çalışmış, Chiara mutfakta

Pico'nun yememesi gereken her şeyi ondan uzak tutmuştu. Matteo barı

kapatamadığı için geç geleceğini söylemiş, sonra hiç gelememişti. Gece

uzadıkça müziğin sesi düşmüş, konuşmalar birbirinden ayrılmış, önce

Yusuf, ardından Joseph gitmişti.

Chiara motor kullanamayacak kadar içtiğine karar verip orada

kalmıştı.

Deniz ona temiz bir çarşaf vermek için salondaki kanepeyi açarken

ikisi de gereğinden fazla dikkatli davranmıştı. Birkaç dakika sonradikkatlerinin neyi önlemeye çalıştığını anlamışlardı. Geceyi birlikte

geçirdiler. Bunu uzun süredir beklediklerini de, bütünüyle şarabın etkisi

olduğunu da söylemek doğru değildi. Aralarında var olan ihtimal, o gece

yalnızca kısa bir süre için gerçek olmuştu.

Sabah mutfakta karşılıklı kahve içerken ikisi de bunun bir ilişkiye

dönüşmemesi gerektiğini söylemek için ötekinin başlamasını bekledi.

Chiara fincanın dibine, Deniz pencereye baktı. Kahvenin onları

ayıltmasını bekler gibi oturdular. Sonra Pico su kabını devirdi. Chiara

kalkıp yeri sildi, Deniz ona bir bez verdi. Konuşma hiç yapılmadı.

Bir sonraki gün üniversitede yan yana oturdular. Chiara notlarını

Deniz'e uzattı, Deniz öğle arasında kahve almayı teklif etti. Arkadaşlıkları

tek bir gün bile ara vermeden sürdü. Bir daha birlikte olmadılar.

Chiara Deniz'e aşık değildi. Onu yakışıklı buluyor, zekasını çekici,

konuşurken kendisini zorlamamasını rahatlatıcı buluyordu. Sınıftaki

diğer insanlardan farklı olduğunu düşünüyordu. Deniz'in çok

düşünmesini bazen çekici, bazen yorucu bulurdu. Deniz de Chiara'yı

güzel buluyor, onun rahatlığını seviyordu. Bir dönem aralarında başka

bir hayatın kurulabileceğini düşünmüştü. Fakat depresyon ilerledikçe

romantik bir ilişkiye duyduğu istekten önce, ilişkiyi sürdürebilecek

kapasitesi azaldı.

Chiara bunu kişisel algılamadı. Deniz'in uzaklaşmasını kendi

değeriyle ilgili bir karara çevirmedi. Bunun yerine onu hayatın içine

çekmeye devam etti; fakat bunu bir tedavi uyguluyormuş gibi yapmadı.

-Bugün evden çıkasım yok, dedi Deniz bir gün.

-Neden dostum?

-Canım hiç istemiyor.

-Tamam. Bir saate geliyorum.

-Chiara...

-Pico seni görmek istiyor.

-Pico'nun umurunda bile değilim.

-Benim de değilsin. Ama yine de geliyorum.

Bir saat sonra motoruyla apartmanın önündeydi. Deniz

hazırlanmadığını söyleyince kasklardan birini merdiven basamağına

bırakıp bekledi. Tartışmadı, hayatın anlamı üzerine konuşmadı, temiz

hava almanın iyi geleceğini söylemedi. Onu evden çıkarıp Tiber kıyısına

götürdü. Bir süre bisiklet kiralayıp nehrin yanında sürdüler; sonra

Pico'nun başka bir köpeğe sebepsizce havlamasını izlediler.

Deniz o gün iyi olmadı. Ama iki saat boyunca kötü oluşunun dışında

başka şeyler de vardı.

Chiara ile Yusuf çok iyi anlaşırdı. İkisinin hayata yaklaşımı hafifti,

fakat hafiflikleri farklı yerlerden geliyordu. Yusuf'un maddi özgürlüğü,

Chiara'nın psikolojik rahatlığı vardı. Yusuf sürekli başka bir yere gitmek

ister, Chiara bulunduğu yerde yeni bir şey keşfetmeyi tercih ederdi. YusufAvrupa'yı dolaşırken Chiara mahallesinde açılan yeni barı bulur ve

bundan aynı ölçüde memnun olabilirdi.

Chiara'nın günleri büyük amaçlar taşımıyordu. Ders, kütüphane, eve

dönüş, bir telefon, çocuklarla buluşma, konser, Matteo'nun barı, Pigneto

veya Trastevere, bazen bir ev partisi, bazen Yusuf'un evinde hiçbir şey

yapmadan geçirilen birkaç saat. Gece eve döndüğünde Pico'yu dışarı

çıkarır, ertesi günün notlarına bakar ve uyurdu.

Bu hayatın daha büyük anlamını aramıyordu.

Deniz onun mutlu olmasını önce düşünsel bir eksiklik diye yordu.

Sonra anlam aramamanın, anlamsız yaşamakla aynı şey olmayabileceğini

ondan öğrendi.

* * *

Yusuf, Deniz'in entelektüel ağırlığının karşısında duran en hafif

insandı; fakat hafifliği kötü niyetten, yüzeysizlikten veya dünyayı

küçümsemesinden gelmiyordu. Deniz Türkiye'den zihnen hiç

kopamazken Yusuf, ülkenin sınırından çıktıktan sonra meseleyi büyük

ölçüde kapatmıştı. Aralarındaki dostluk, biraz da bu farklılıktan

besleniyordu.

Ailesi İstanbul'un eski ve çok varlıklı ailelerinden biriydi. Servetleri

tek bir kuşağın ani başarısıyla değil; gayrimenkul, inşaat, ithalat ve

finansal yatırımların birkaç kuşak boyunca büyümesiyle oluşmuştu.

Babası iş insanıydı. Kim iktidardaysa onunla gereksiz yere kavga

etmemenin ticaretin bir parçası olduğuna inanırdı. Yusuf babasının bu

pragmatizminden hoşlanmaz, fakat ona karşı ideolojik bir isyan da

taşımazdı. Babasının dünyasını reddetmek için önce o dünyanın sağladığı

rahatlıktan bütünüyle vazgeçmesi gerektiğini biliyor, bunu yapmaya da

hiç niyet etmiyordu.

Annesi sanat tarihi eğitimi almış, fakat düzenli bir meslek hayatı

kurmamıştı. İstanbul Sosyetesinin içinde kaybolmuştu. Sergiler,

koleksiyoner çevreleri, müzayedeler ve İstanbul'un kültür hayatı içinde

hareket ederdi. Bir ay boyunca bir sergi için çalışır, sonra başka bir

projeye ilgi duyup ortadan kaybolabilirdi. Yusuf'un sanat sevgisi büyük

ölçüde ondan gelmişti; sanat üzerine konuşurken annesinden daha az

iddialı olması ise kendi seçimiydi.

Yusuf para kavramını biliyordu, parasızlığın ne olduğunu bilmiyordu.

Bu, hayatındaki en büyük kör noktalardan biriydi. Bir restoranda hesabı

düşünmez, uçak bileti alırken fiyatları karşılaştırmazdı. Bir evin kirasını

yüksek bulabilir, fakat yüksek olduğu için bir insanın o evi

tutamayacağını düşünmesi birkaç saniye sürerdi.

Gençliğinde bir arkadaşı "Durumum kötü, hiç bir yere çıkamam bu

ay" dediğinde cümlenin mazeret mi, açıklama mı olduğunu anlamakta

zorlanmıştı. Karşısındakini küçümsemiyordu. Yalnızca hiç yaşamadığı

bir gerçekliğin ağırlığını ölçemiyordu.Bir akşam grubu yeni açılan bir restorana çağırmıştı. Menüyü

görmeden rezervasyon yapmış, masaya oturduklarında Joseph fiyatlara

bakıp sessizce kaşını kaldırmıştı çocuklara. Chiara ertesi sabah kira

ödeyeceğini söyleyerek yalnızca bir küçük tabak sipariş etmiş, Deniz de

onunla aynı şeyi istemişti. Yusuf önce nedenini anlamamıştı. Sonra

masadaki kısa sessizliği fark etmiş, hesabı kimseye göstermeden

ödemişti. Çocuklar da Tüm gece bunun kavgasını etmişti.

Bunu bir cömertlik gösterisine çevirmedi. Daha sonraki buluşmalar

için restoran seçerken fiyatlara bakmaya başladı. Yusuf'un ayrıcalığı

bazen düşünmesini geciktirirdi; insanları sevmesi ise öğrendiği şeyi

davranışına katmasını sağlardı.

Deniz ekonomik adalet üzerine bazı fikirlerini onun üzerinden

sınardı. Yusuf savunmaya geçmez, ailesinin servetini ahlaki bir başarı

gibi anlatmazdı.

-Haklısın, derdi sadece bazen.

Deniz, bu kadar basit bir kabul karşısında tartışmanın devamını

getiremezdi. İnsanların çoğu sahip oldukları ayrıcalığı açıklamak için

büyük teoriler kurarken Yusuf, kendi rahatlığını inkâra ihtiyaç

duymuyordu.

İstanbul'da iyi özel okullarda büyümüştü. İngilizcesi çocukluğundan

beri iyiydi; yurt dışı ona yabancı değildi. Yaz tatilleri Londra, Paris, Saint-

Tropez, İtalya ve Yunan adaları arasında geçmişti. Çevresindeki

insanların çoğu, bir şey olmak zorunda değilken sürekli bir şeye

dönüşmeye çalışıyordu: iyi okul, iyi üniversite, güçlü bir şirket, uygun bir

evlilik ve sonunda aile işinde güvenli bir yer.

Yusuf bunların hiçbirini gerçekten istemiyordu. Bu yüzden ailesi onu

uzun süre "potansiyelini kullanmayan zeki ama haylaz çocuk" olarak

gördü.

Sanat tarihini seviyordu. Fakat bölüm seçiminde başka bir neden

daha vardı: Türkiye'den uzaklaşmak.

Ülkede büyük bir siyasi travma yaşamamış, ekonomik sıkıntı

çekmemiş, inancı veya yaşam biçimi yüzünden ağır bir baskıya maruz

kalmamıştı. Türkiye'ye duyduğu öfke Deniz'inkinden daha gündelik ve

yüzeyseldi. Trafikten, insanların birbirinin hayatına karışmasından,

toplumsal muhafazakârlıktan, siyasetin her masaya oturmasından ve

devletin gündelik hayatın üzerinde sürekli hissedilen ağırlığından

yorulmuştu.

İtalya'ya geldiğinde ilk hissettiği şey, kimsenin onu

umursamamasıydı.

Yusuf bunu özgürlük olarak yorumladı.

2004 ya da 2005 civarında, yaklaşık yirmi yaşındayken Roma'ya geldi

ve Sapienza'da sanat tarihi okumaya başladı. İlk yıllarında iyi bir

öğrenciydi. Rönesans, Barok, Roma mimarisi, Caravaggio, Bernini,

Borromini, Bizans sanatı ve Antik Roma üzerine çalıştı. En çok sanatınsergilendiği veya üretildiği mekânla kurduğu ilişkiye ilgi duyuyordu. Bir

heykelin yalnızca biçimini değil, hangi meydana konulduğunu; bir

tablonun yalnızca içeriğini değil, hangi kilisenin hangi ışığında

görüldüğünü düşünürdü.

Pazar sabahı üç saat boyunca bir kilisede Caravaggio'ya bakabilir,

öğleden sonra o sabah gördüğü şeyden tek kelime etmeden arkadaşlarıyla

şarap içebilirdi.

Akademisyen olmak istemediğini erkenden anladı. Tezler, doktoralar,

makaleler ve akademik rekabet ona göre değildi. Bir eseri sevmekle,

hayatını o eser üzerine açıklamalar üretmeye ayırmak arasında kocaman

bir mesafe vardı.

Ailesi düzenli olarak para gönderiyordu. Yusuf bunu saklamaz,

"Sanattan kazanıyorum paramı" gibi bir hikâye anlatmazdı. Yaşamak için

çalışması gerekmiyordu; bütünüyle boş da yaşamıyordu. Tanıdığı

galerilere yardım eder, küçük sergilerin kurulumunda bulunur, Roma'ya

gelen sanatçıları ağırlar, mekân bulur, katalog metinlerinin İngilizce ve

İtalyancasını kontrol eder, açılışları düzenler, koleksiyonerlerle genç

sanatçıları tanıştırırdı.

Bir galerici cuma günü iki saat yardım etmesini istediğinde gelirdi.

Sonra üç gün boyunca kimseye haber vermeden Barcelona'ya gidebilirdi.

Kartviziti yoktu. Linkedn profili yıllardır güncellenmemişti. Birisi ne

iş yaptığını sorduğunda "Bir şeyler yapıyorum işte" derdi. Bu cevap, hem

gerçeğin tamamı hem de hiçbir işe yaramayan bir özeti olurdu.

Monti tarafındaki evi eski bir binada, yüksek tavanlı ve geniş bir

daireydi. Aşırı lüks görünmüyordu. Duvarlarda rastgele seçilmiş pahalı

işler yerine, Yusuf'un yıllar içinde tanıyıp sevdiği genç sanatçılardan

aldığı resimler ve baskılar vardı. Bazıları ileride değerlenecek, bazıları

muhtemelen hiçbir zaman satın aldığı paraya ulaşmayacaktı. Yusuf

hangisinin hangisi olduğuyla fazla ilgilenmiyordu.

Evi düzensiz ve sürekli kalabalıktı. Berlin'den gelen biri kanepede

uyur, Napoli'den bir sanatçı mutfakta makarna yapar, Paris'ten gelen bir

kız iki gece kalacağını söyleyip bir hafta boyunca gitmezdi. Yusuf'un

arkadaşının arkadaşı olmak, çoğu zaman evin anahtarına ulaşmak için

yeterliydi.

Deniz başlangıçta bu çevreyi yüzeysel bulmuştu. Yusuf'un Avrupa'nın

her şehrinde tanıdığı biri vardı; fakat bunların kaçı gerçek dosttu? Bir

insan yüzlerce kişiyi tanıyorsa, içlerinden herhangi birini gerçekten ne

kadar tanıyabilirdi?

Sonra Yusuf'un insanlarla ilişkisindeki farklılığı gördü. Yusuf herkesi

derinden anlamıyordu; ama anlamadan da sevebiliyordu. İnsanları

sınıflara, fikirlere, ahlaki dosyalara ayırmadan yanına alabiliyordu. Deniz

önce anlamlandırmak, sonra güvenmek, en son sevmek zorundaydı.

Yusuf bazen bu sıranın hiçbirine ihtiyaç duymuyordu.Sabahları erken kalkmazdı. Uyandığında telefonuna bakar, evinde iyi

bir espresso makinesi bulunmasına rağmen mahallenin barına giderdi.

Kahve onun için kafein değil, insan görmekti. Baristalar adını bilir, yan

masada biri ona o gün açılacak sergiyi anlatabilirdi. Sonra bir galeriden

mesaj gelir, çerçeveciye uğrar, Campo dei' Fiori civarında biriyle öğle

yemeği yerdi. Öğleden sonrası bütünüyle boş kalabilir; bir müzeye

girebilir, eve dönebilir veya o akşam için uçak bileti alabilirdi.

Hayatında bir yapı vardı, takvim yoktu.

En sevdiği şey Avrupa içinde gezmekti. Ucuz bilet aramak zorunda

olmadığı için bir akşam masaya oturup "Hafta sonu Berlin'e gidelim"

diyebilirdi.

-Neden? diye sorardı Deniz.

-Çünkü neden olmasın?

İki adam arasındaki temel farklardan biri bu iki sorunun arasında

duruyordu. Deniz bir yere gitmek için sebep arardı. Yusuf gitmemek için

sebep bulamadığında yola çıkardı.

Paris, Berlin, Barcelona, Amsterdam, Viyana, Prag, Lizbon, Kopenhag

ve Londra'da tanıdığı insanlar vardı. Dostluklarının hepsi derin değildi,

fakat ilgisi sahte değildi. Birinin şehrine gittiğinde arar, aylar sonra

karşılaştığında anlattığı küçük bir ayrıntıyı hatırlardı.

Türkiye siyasetinden nefret ettiğini söylerdi; tarihini Deniz kadar

bilmiyordu. Siyasi görüşünün özeti çoğu zaman "Ülke çok yorucu abi"

cümlesiydi. Deniz bunu ciddiyetsiz bulur, sonra Yusuf'un siyasal teoriden

anlamadığı için değil, hayatını siyasetin belirlemesine izin vermek

istemediği için o cümlede kaldığını düşünürdü.

Yusuf için özgürlük teorik bir kavram değildi. Kimse ona nerede

olduğunu, kimle olduğunu, ne zaman evleneceğini ve neden düzenli

çalışmadığını sormuyorsa özgürdü.

Deniz hayatın anlamını siyasette, felsefede, bilimde ve insanlığın

ilerlemesinde arıyordu. Yusuf bir serginin kurulmasına yardım ediyor,

arkadaşlarıyla şarap içiyor, ertesi gün Berlin'e gidiyor ve yaşıyordu.

Hayatın gerekçe istemediğini savunmuyordu; bu soru aklına gelmiyordu.

Deniz ona bakarken ilk kez, bir sorunun cevabını bulamamanın bazen

o soruyu sormamak kadar önemli olabileceğini düşündü.

* * *

Joseph Redmond'u herkes 'Joe' diye çağırıyordu. Chiara bazen, ona

Giuseppe derdi. Deniz ise Yusuf'la karıştığını iddia edip "İngiliz Yusuf"

demeye başlamıştı. Joe bu şakayı ilk birkaç seferinde düzeltmeye çalıştı;

sonra alıştı.

Joe'nun kuru mizahı Deniz'inkine benziyordu. Bu yüzden birbirlerini

zaman zaman eğlendiriyor, zaman zaman masadaki herkesi

bezdiriyorlardı. Avrupa'nın geleceğini konuşurken kıtanın ertesi sabah

onların vardığı karara göre biçimleneceği ciddiyetiyle davranır,tartışmanın sonunda Monica Bellucci'nin güzelliği konusunda aynı

kararlılığı gösteremezlerdi.

Aralarındaki benzerlik mizahla sınırlıydı. Deniz varoluş ve anlam

problemiyle yaşıyor, dünyanın kötülüğünü kendi içinde çoğaltıyordu. Joe

ise dünyadaki kötülüğü gördükçe dışarı doğru hareket ediyor; hiçbir

zaman yeterince şey yapmadığını düşünüyordu.

Deniz içeri doğru çökerken Joe dışarı doğru koşuyordu.

İngiltere'de orta sınıf bir ailede, dört kardeşin en küçüğü olarak

büyümüştü. Anne ve babası o on bir ya da on iki yaşındayken ayrılmıştı.

Boşanma şiddetli olaylarla hatırlanan türdendi. Yorucuydu: uzun, soğuk

ve bitmek bilmeyen bir süreç. Çocukların iki ev arasında gidip geldiği,

anne babanın birbirinin adını duymak istemediği, sofradaki sessizliğin

herhangi bir kavgadan daha ağır olduğu yıllar.

Ailenin en küçüğü olduğu için uzun süre "küçük Joe" olarak kaldı.

Evde herkes kendi kırgınlığıyla uğraşırken, ortam gerildiğinde şaka

yapmaya başladı. İnsanlar birkaç saniyeliğine gülüyor, konuşmanın

sertliği düşüyordu. Çocukken, bozulan bir ortamı düzeltmenin kendi

görevi olduğunu öğrendi.

İnsanları güldürmesi neşesinden çok sorumluluk duygusuyla ilgiliydi.

Bir odadaki gerilimi fark ettiğinde, çocukluğundan kalma bir refleksle

kendisine iş çıkarırdı.

Üniversitede ekonomi okudu. Daha sonra Roma Tor Vergata'da

ekonomi alanında yüksek lisans yaptı ve doktorasına devam etti. Küresel

eşitsizlik, sömürgecilik, IMF, Dünya Bankası, Afrika ve Orta Doğu

üzerine çalışırken ilk kez iyi niyetle iyi sonuç arasındaki mesafeyi ciddi

biçimde düşünmeye başladı.

Üniversite yazlarından birinde Afrika'da gönüllü bir programa katıldı.

İlk gidişinde kendisini dünyayı değiştirecek genç Avrupalılardan biri

sanıyordu. Birkaç hafta içinde bazı yardım projelerinin yerel ihtiyacı

anlamadan kurulduğunu; Avrupalı gönüllülere fotoğraf, hikâye ve vicdan

rahatlığı sağlarken insanların hayatında çok az şey değiştirdiğini gördü.

En çok kendisine kızdı.

Bir köyde birkaç hafta bulunup "Hayatlarını değiştirdik" diyen

ikiyüzlü insanlardan nefret etmeye başladı. Yardım etme arzusunu

kaybetmedi; bu arzunun insanın kendisini kahramanlaştırmasına

dönüşmesinden kuşkulanmayı öğrendi.

Bir keresinde masada gönüllülük programlarından söz açıldığında

şöyle söylemişti:

"Afrika'nın başka bir 22 yaşında İngilizin fakirliği keşfettiği yer

olmasına ihtiyacı yok "

2003'teki Irak işgali onun siyasi uyanışında belirleyici olmuştu.

Yirmili yaşlarının başında Londra'daki büyük savaş karşıtı gösterilere

katıldı. İngiliz hükümetinin savaşa girmesi, kendisini içinde büyüdüğü

liberal ve insan haklarına dayalı Avrupa fikriyle ilk kez ciddi biçimdekarşı karşıya getirdi. İşkence haberlerini, sivil ölümlerini ve savaş

gerekçelerinin birer birer çökmesini gördükçe Batı hakkında taşıdığı

temel kanaat oluştu:

Değerlerimizi, çıkarlarımızla çatışmadıkları sürece seviyorduk.

Filistin konusunda aktifti. İsrail hükümetinin politikalarını sert

biçimde eleştirir, gösterilere katılırdı. Bununla birlikte Yahudiliğe veya

Yahudi insanlara yönelen en küçük düşmanlığı kabul etmezdi. Irkçılığın

dünyanın en büyük aptallığı olduğunu düşünürdü. Bir protestoda

antisemitik bir slogan duyduğunda, kendi grubundaki insanlarla kavga

etmeyi göze alabilirdi. Deniz'in onda en çok değer verdiği özellik buydu:

Joe, yalnızca karşı tarafın kötülüğüne dikkat kesilmiyor, kendi tarafının

ahlaki hatalarını da görüyordu.

Deniz'in sol siyasete duyduğu öfkenin önemli bir kısmı aynı

beklentiden doğuyordu. İnsanın savunduğu düşünce, kendi kötülüğünü

görmesini engelliyorsa artık ahlaki bir ilke değil, yalnızca aidiyet haline

geliyordu.

2012'de Suriye'deki savaş büyürken Joe, Dünya Gıda Programı'nda

çalışıyordu. Program ve politika görevlisi düzeyindeydi; kurumun en üst

katlarında karar verenlerden biri değildi ama saha raporları, proje

koordinasyonu, fonlama, yardım lojistiği, ülkelerle yazışmalar ve zaman

zaman yaptığı saha ziyaretleri günlük işinin parçalarıydı.

O sonbaharda kurum onu iki aylığına Londra’ya gönderecekti. Suriye

krizi için İngiliz katılımcı kurumlarla yapılacak acil finansman ve gıda

güvenliği toplantılarına katılacak, o iki ay en büyük ağabeyinin evinde

kalacaktı.

Bu iş başlangıçta aradığı şey gibi görünmüştü. Savaş, açlık, insani

krizler, Afrika ve Orta Doğu üzerine düşündüğü her şey doğrudan yaptığı

işe bağlanıyordu. Kurumun içine girdikçe, yardımın yalnızca iyi niyetle

hareket etmediğini; bütçeler, katılımcı ülkeler, politik baskılar, onay

zincirleri ve bürokrasi arasında yavaşladığını gördü. İnsanlar açken

dosyaların masalar arasında boş boş dolaşmasına öfkeleniyordu.

Bir raporda "collateral civilian impact" ifadesini görmüş, o akşam

Bar Ferri'de Deniz'e kâğıdı göstererek şöyle demişti:

-Ölü çocuklar demek, Deniz. PowerPoint'te daha iyi görünsün diye

yeni bir ifade bulmuşuz.

Kurumun hiçbir şey yapmadığını düşünmüyordu. Dünya Gıda

Programı'nın gerçekten milyonlarca insana ulaştığını, bazen devletlerin

yapamadığı veya yapmak istemediği işleri yaptığını biliyordu. Öfkesi,

kurumun değersiz olmasından değil; yapabileceği şeylerle yaptığı şeyler

arasındaki farktan kaynaklanıyordu.

Joe'nun temel sorusu hayatın anlamının ne olduğu değildi.

Yeterince şey yapıp yapmadığıydı.

Boş kaldığında suçluluk hissederdi. Bir akşamı yalnızca dinlenerek

geçirdiğinde, dünyada kendisinin ilgilenmediği bir yerde kötü bir şeyoluyormuş gibi huzursuz olurdu. Deniz onun bu hâlini önce erdem

sanmış, sonra bunun da başka bir kaçış biçimi olabileceğini düşünmüştü.

İnsan başkalarının bütün acısını üstlenmeye çalışırken kendi hayatından

kaçabilirdi.

Joe Deniz'den biraz kısa, geniş omuzlu ve güçlüydü. Kalın boynu, eski

rugby yıllarından ve düzenli ağırlık antrenmanından kalan yoğun kaslı

bir yapısı vardı. Bir vücut geliştirmeci gibi görünmezdi. Daha çok,

gerektiğinde ağır bir şeyi kimseyi çağırmadan kaldırabilecek kadar hazır

ve dayanıklıydı. İnsanın dönüp ikinci kez baktığı bir karizması vardı.

Burnu eski bir rugby darbesinden hafifçe eğriydi. Saçını kısa kullanır,

kısa sakalı yüzündeki sertliği dengelerdi.

Sporu ciddi biçimde yapıyordu. Üniversitede rugby oynamış; sonraki

yıllarda boks, kürek, koşu ve ağırlık antrenmanı arasında değişen bir

düzen kurmuştu. Sabah koşar, haftada birkaç gün spor salonuna gider,

kötü bir gün geçirdiğinde içki içmeden önce boks salonuna uğrardı.

Joe öfkeli bir insandı. Fakat öfkesini disipline etmişti. Spor, bedenini

biçimlendirmekten çok, içinde biriken saldırganlığa güvenli bir yön

verme biçimiydi.

Bira ve viskiye bayılırdı. Arkadaşlarıyla kontrolü kaybettiği geceler de

olurdu; fakat bundan pek hoşlanmazdı. Çocukluğundaki uzun kaos, ona

kontrol kaybını eğlenceli bulmamayı öğretmişti.

Çapkındı. Flört etmeyi, başka kadınların bedenleriyle tanışmayı

seviyordu. Roma'da sürekli yeni insanlarla tanışır, ilişkilerini çoğunlukla

kısa tutardı. Kadınlara ne istediği konusunda açık davranır, vermeyeceği

sözleri söylemezdi. Bağlanmaktan kaçıyor ama sorumluluktan bütünüyle

kaçmıyordu. Dünyanın başka bir yerindeki tanımadığı bir çocuğun

sorumluluğunu hissederken, üç aydır görüştüğü bir kadının "Bu ilişki

nereye gidiyor?" sorusundan uzaklaşması, arkadaşlarının dalga

konusuydu.

Kadınların kendisini çekici bulduğunu biliyor ve özellikle İngiliz

aksanını kullanıyordu. Arkadaş grubunda konuşurken daha nötr,

Amerikan İngilizcesine yaklaşırdı. Güzel bir kadın masaya geldiğinde sesi

birden İngiltere'ye geri dönerdi.

Yusuf her seferinde aynı cümleyi söylerdi:

-Joe yeniden İngiliz olduğunu keşfetti.

-Kapa çeneni.

İtalyancası Roma'da geçirdiği yıllara rağmen kötüydü. Dünya Gıda

Programı'nda İngilizce çalışıyor, arkadaşlarının çoğu İngilizce

konuşuyor, flört ettiği kadınlarla da aynı dili kullanıyordu. Bir kafede

sipariş verebilir, adres sorabilir, bir tartışmanın başladığını anlayabilirdi;

fakat grameri birkaç cümleden sonra dağılırdı. Chiara onu her

düzelttiğinde aynı hatayı daha yüksek sesle tekrarlardı.

Deniz'le ilk kez Yusuf'un evindeki küçük bir yemekte karşılaşmışlardı.

Deniz Roma'ya yeni gelmişti. Joe işten çıkıp gelmişti. Türkiye konusundakötü niyetli olmayan, fakat bilgisizlikten oluşmuş bulanık bir kutu

taşıyordu: muhafazakâr, milliyetçi, Avrupa ile Orta Doğu arasında

kalmış, deve konusunda emin olmayan, kadınlar konusunda sorunlu ve

gereğinden dindar bir toplum.

Deniz daha ilk yarım saatte kutunun kenarlarını kırmaya başladı.

Sekülerdi, Atatürkçüydü, İngilizcesi Joe'nun itiraz edemeyeceği kadar

iyiydi. Avrupa tarihini biliyor, İngiltere'nin Irak'taki rolünü Joe'dan daha

sert eleştiriyor, fakat Batı eleştirisini kolay bir Doğu masumiyetine

dönüştürmüyordu. Türkiye'deki solun, ordunun, devletin ve dinin

çelişkilerini aynı konuşmada tartışabiliyordu.

Joe önce savunmaya geçti. Sonra dinlemeye başladı.

Gecenin sonunda Yusuf mutfakta şarap ararken ikisi hâlâ Irak,

Atatürk ve İngiliz sömürgeciliği üzerine konuşuyordu. Chiara,

konuşmalarına katılmaktan vazgeçip Pico'nun fotoğrafını göstermeye

başlamıştı.

Deniz ile Joe arasında ilk karşılaşmada oluşan şey yakınlık değil,

saygıydı. Bazen iki hafta boyunca birbirlerini görmez, sonra bir kafeye

oturup dört saat konuşurlardı. Irak'tan demokrasiye, Filistin'den

kapitalizme, dinden ahlaka, Birleşmiş Milletler'den insan doğasına,

oradan Deniz'in aristokrasi fikrine geçerlerdi. Deniz Joe'dan Batı'nın

yalnızca iktidarını değil, kendi içindeki eleştirel geleneği de gördü. Joe ise

Türkiye'yi haberlerin ve hazır kategorilerin dışından öğrenmeye başladı.

Deniz insanlıktan nefret ettiğini söyleyebiliyor, buna rağmen tek bir

insan hayatının vazgeçilmez olduğuna inanıyordu. Joe, insanlardan

umudu kesmeyi ahlaki bir başarısızlık sayıyordu. Kötülüğü görüyordu;

fakat "İnsanlar böyle işte" cümlesini kabul etmiyordu. Ona göre bu

cümle, açıklamadan çok eylemsizliğin başlangıcıydı.

Bu nedenle birbirlerini seviyorlardı. Deniz dünyanın nasıl daha iyi

olabileceğine dair güçlü fikirlere sahipti ama kendi hayatını nasıl

yaşayacağını bilmiyordu. Joe kendi hayatını yaşamayı biliyor; başka

insanların acısını kendi sorumluluğu saydığı için hiçbir zaman yalnızca

kendi hayatıyla yetinemiyordu.

Birinin doğal biçimde taşıdığı şey, diğerinde eksikti.

* * *

Bar Ferri'deki bir gecenin sonunda, Fede kasayı kapatırken elektrikler

kesilmişti. Televizyon kararmış, kahve makinesinin uğultusu durmuş,

içeride yalnızca sokaktan giren sarı ışık kalmıştı. Matteo sigorta kutusuna

bakmak için arka tarafa geçti. Chiara telefonunun ışığını açtı. Yusuf,

karanlığınbir işaret olduğunu söyleyip ertesi hafta sonu Prag'a gitmeyi

önerdi. Joe, Avrupa'nın enerji politikasına ilişkin uzun bir eleştiriye

başlayınca herkes aynı anda susmasını istedi.

Deniz onları masanın çevresinde, birbirlerinin yüzlerini telefon

ışığında eksik görürken izledi. Matteo on dakika sonra elektriği gerigetirdi. Kahve makinesi yeniden çalıştı, televizyon açıldı, Fede kasaya

döndü. O kısa karanlıkta hiçbir şey olmamıştı. Yine de Deniz yıllar sonra

o geceyi düşündüğünde, Roma'daki hayatının en açık görüntülerinden

biri olarak hatırlayacaktı.

Deniz bunların hiçbirini o sırada böyle adlandırmıyordu. Arkadaşlar,

insanın hayatında taşıdığı fikirler gibi görünmezdi. Daha çok,

arayabileceği telefon numaraları, uğrayabileceği bir bar, kendisine

ayrılmış bir sandalye ve haber vermeden kapısına gelebilecek insanlar

şeklinde bulunurlardı.

Depresyon ilerlediğinde o sandalye yerinde kaldı. Bar aynı saatte

açıldı. Chiara notlarını gönderdi. Yusuf başka bir şehirden fotoğraf

yolladı. Joe, bir toplantıda duyduğu korkunç bürokratların

konuşmalarını Deniz'e yazdı. Matteo akşam maç izleyelim mi diye sordu.

Değişen onların sevgisi değildi. Deniz'in o sevgiye ulaşmak için

geçmesi gereken mesafeydi.

Psikolog görüşmesinden çıktığı yağmurlu akşam telefonunda

Chiara'nın ders notları, Matteo'nun mesajı ve grubun birikmiş

konuşmaları duruyordu. Yusuf hafta sonu için Londra'dan söz etmiş, Joe

bunun bir plan değil gereksiz yakıt israfı olduğunu yazmış, Chiara

Pico'nun bulanık bir fotoğrafını göndermişti. Matteo ise yalnızca şunu

sormuştu:

"Bu akşam evde misin?"

Deniz ekranı kapattı.

Onların hiçbirinden nefret etmiyordu. Giulia haklıydı: İnsanlık odada

değildi. Fakat insanlardan oluşan bu küçük dünya, cebindeki çatlak

ekranın arkasında onu bekliyordu.

O akşam cevap vermedi.

-----

İlk zamanlarda günlerin bir ritmi vardı. Sabah ders, öğleden sonra

kütüphane, akşam Matteo'nun barında aperativi. Hafta sonları fotoğraf

makinesiyle uzun yürüyüşler. Porta Maggiore’nin taşları, Villa

borghese'nin bahçeleri, Porta Portese'de kurulan pazar, Via del

corso’daki dükkân tabelaları, yağmurdan sonra parlayan kaldırımlar,

pazar arabasını iki eliyle çeken yaşlı kadınlar, turistlerin yanından

bakmadan geçtiği insanlar…

Dayısının sözünü hatırlıyordu.

Kimsenin görmediği şeyi çekiyordu.

O yıllarda telefonlar hayatın tamamı değildi ama hayatın içine

yerleşmişti. Facebook arkadaşlıkların, doğum günlerinin ve etkinliklerin

ana meydanıydı. Konserleri, protestoları, ev partilerini oradan

öğreniyorlardı. Twitter haberleri herkesten önce bildiğini iddia eden

insanların ve bazen gerçekten herkesten önce bilen birkaç kişinin yeriydi.WhatsApp, farklı ülkelerde yaşayanların SMS ücretinden kurtulma yolu

olmuştu. Ankara’yla Skype üzerinden konuşuyor, bağlantı donduğunda

Lucia’nın yüzü ekranda yarım bir endişeyle kalıyordu.

Evin kablosuz bağlantısı güvenilir değildi. Deniz bilgisayarını

üniversiteye götürür, makaleleri indirip USB'ye atar, yine de önemli

metinlerin çıktısını alırdı. Kağıt üzerine aldığı notlar ona gerçek bir

çalışma gibi gelmezdi. Müziği MP3'ten, YouTube’dan ve kimden geldiği

unutulmuş haricî disklerden dinliyorlardı. Albüm adları yanlış yazılmış

dosyalar, çizilmiş CD’ler, gündelik hayatının parçalarıydı.

O sonbaharda iPhone 5 konuşuluyordu. Dört inçlik ekran,

teknolojinin ulaştığı yeni sınırmış gibi gösteriliyordu. Deniz’in

telefonunun sağ alt köşesi çatlaktı; mesajları kırılmış ince bir cam

damarının arkasından okuyordu. Facebook’un Instagram’ı satın alması

tartışılıyor, Matteo Roma’nın her duvarının aynı solgun sloganlarla

doldurulması gerektiğini iddia ediyordu.

Bazen sakalını kesiyor, temiz bir gömlek giyiyor, arkadaşlarının

yanına gidiyordu. Doğru yerde gülüyor, Yusuf'un anlattığı hikayeyi takip

ediyor, masaya yeni bir geyik konusu bırakıyordu. Eve döndüğündeyse

daha boş hissediyordu. Çünkü bütün gece yaşamak yerine kendisini

oynamış oluyordu.

Bu yüzden hastalığının ilk aylarında kimse tam olarak ne olduğunu

anlayamadı.

Deniz de anlamadı.

İlkbaharda yalnızca yorgun olduğunu düşündü. Haziranda birkaç

sınavı kaçırdı. Temmuzda mesajlara geç cevap vermeye başladı.

Ağustosta Roma boşalırken o da sanki içinden boşaldı.

Ferragosto günlerinde şehir sıcaktan kapanmış gibiydi. Kepenkler

indi, sokaklar tenhalaştı. Dairedeki vantilatör sıcak havayı bir yerden

başka bir yere taşıyor, hiçbir şeyi serinletmiyordu. Geceleri uyuyamıyor,

sabah olduğunda gözlerini açamıyordu. Bazen on iki saat uyuyor ve

bütün gece madende çalışmış gibi kalkıyordu. Bazen sabaha kadar tavana

bakıyor, kuş sesleri başladığında kısa bir uykuya dalıyordu.

Okumak giderek imkânsızlaştı. Aynı paragrafı beş kez okuyordu.

Cümlenin ne dediğini anlıyor, bir sonraki satıra geçtiğinde hepsini

kaybediyordu. Düşünceleri aptallaşmamıştı; tutunma güçlerini

yitirmişlerdi.

Bir makale için bilgisayarın başına oturuyor, dosyanın adını yazıyor,

sonra üç saat boş sayfaya bakıyordu. Hocasına mazeret e-postası

hazırlıyor, göndermeden taslaklarda bırakıyordu. Telefonuna gelen

mesajları bildirim ekranından okuyup açmıyordu. Açarsa cevap vermesi

gerekecekti. Cevap verirse bir ilişki sürdürmüş olacaktı. İlişki sürdürmek,

o dönemde kendisinde bulunmayan yüksek bir enerji istiyordu.Duş almak bile görevler zincirine dönüşmüştü: Yataktan kalkmak,

banyoya gitmek, soyunmak, suyu açmak, suyun altına girmek, saçını

yıkamak, kurulanmak, yeniden giyinmek.

Sağlıklı bir insan bunları tek bir hareket olarak görürdü.

Depresyondaki insan her birini ayrı bir duvar olarak yaşıyordu.

Zamanın akışı değişmişti. Günler geçmiyor, birikiyordu. Yapılmayan

işler, cevaplanmayan mesajlar, yıkanmayan tabaklar, kaçırılan dersler

birer küçük suç belgesine dönüşüyor; her sabah yatağın kenarında onu

bekliyordu.

Roma hayalindeki şehir olmaya devam etmişti. Daha kötüsü buydu.

Şehir onu hayal kırıklığına uğratmamış, dolayısıyla mutsuzluğunun

dışarıdaki mazeretlerini azaltmıştı.

Sorun Roma değildi. Arkadaşları değildi.

Sorun, nereye giderse gitsin kendisini de götürmesiydi.

Giulia’nın muayenehanesinden çıktıktan yaklaşık kırk dakika sonra,

yağmur dinmişti; ancak çatılardan, tentelerden ve balkon demirlerinden

şehir hâlâ damlıyordu. Via Tiburtina boyunca dükkân ışıkları ıslak

kaldırıma uzanmış, insanlar şemsiyelerini kapatmadan önce gökyüzüne

kuşkuyla bakmıştı. Bir tabacchinin önünde otobüs bileti almak için duran

iki öğrenci, Monti hükümetinin yeni kesintileri üzerine tartışıyordu.

Karşı duvarda L’austerità non è il nostro futuro yazan afişin yarısı

sökülmüştü.

2012’de İtalya’da insanların gündelik diline bir ekonomi terimi

yerleşmişti: lo spread. Tahvil faizleri arasındaki fark, barda futbol maçı

sonucu gibi konuşuluyordu. Borç, kemer sıkma, teknokratlar, emeklilik,

vergi, işsizlik… Gazetelerin birinci sayfasında sayı olan kriz, sokakta

ertelenen evliliklere, ailesinin yanına dönen yetişkinlere, kapanan

dükkânlara, ücretsiz staj adı altında çalıştırılan gençlere dönüşüyordu.

Sapienza’nın koridorlarında Avrupa’nın kimin Avrupası olduğu

tartışılıyordu. Bir grup Avrupa’yı savaşlardan doğmuş en büyük siyasal

uzlaşma sayıyor, başka bir grup bankaların ve kuzey ülkelerinin güney

üzerindeki disiplin mekanizması olarak görüyordu. Deniz ikisinin de

doğru olabileceğini düşünüyordu. Kurumlar, insanların en iyi niyetlerini

ve en kullanışlı ikiyüzlülüklerini aynı binada barındırabiliyordu.

Apartmana girdiğinde giriş lambası yine yanmıyordu. Telefonunun

ışığıyla merdivenleri çıktı. Üçüncü katta karşı komşunun kapısının

önünde ıslak bir ayakkabı duruyordu. Kendi anahtarını kilide sokarken

içeride onu bekleyen dağınıklığı düşündü ve kapıyı açmak istemedi.

Bir insanın kendi evine girmekten çekinmesi garipti. Dışarıdaki hiçbir

yabancı, lavabodaki tabaklardan ya da yatak odasının zeminine

bırakılmış giysilerden haberdar değildi. Yine de Deniz, sanki daire onu

yargılayabilirmiş gibi anahtarı çevirmeden birkaç saniye bekledi.İçerisi soğuktu. Paltosunu sandalyenin arkasına bıraktı. Askılığa

asmak, o akşam gereksiz bir özen gibi geldi. Mutfakta önceki günden

kalmış kahvenin kokusu, çöp kutusundaki mandalina kabuklarına

karışmıştı. Masanın üzerinde açılmış bir kitap, iki fincan, psikiyatristin

verdiği iki ilaç kutusu ve fotoğraf makinesinin aylardır dokunulmamış

çantası vardı.

Bilgisayarını açtı. Fan kısa bir uğultuyla çalıştı. İnternet bağlantısının

gelmesini beklerken buzdolabına baktı: yarım ekmek, iki domates, bir

parça pecorino, yoğurt, açılmamış süt ve ne zaman aldığını hatırlamadığı

bir kabak. Aç değildi. Gün boyunca yalnızca kahve içmiş olması aç olması

gerektiği anlamına geliyordu; fakat bedeninin ihtiyaçlarıyla o ihtiyaçların

farkına varması arasındaki bağlantı da zayıflamıştı.

Önce Türkiye haberlerini açtı. Bu, Roma’ya geldiğinden beri

sürdürdüğü bir alışkanlıktı. Hürriyet, Radikal, ekşisözlük; ardından La

Repubblica, Corriere, BBC. Aynı olayın Türkçe, İtalyanca ve İngilizcede

üç ayrı gerçeğe dönüşmesini izlerdi.

Türkiye’de yeni anayasa konuşuluyor, fakat herkes önce nasıl bir ülke

istediğine karar vermeden anayasanın kabulü için oluşması gereken

milletvekili sayısı üzerinden kavga ediyordu. 4+4+4 eğitim

düzenlemesiyle okulların yapısı değişiyor; eğitim yine çocukların

geleceğinden çok yetişkinlerin ideolojik savaş alanına benziyordu. Kürt

meselesi, KCK davaları, uzun tutukluluklar, gazeteciler hakkındaki

soruşturmalar, Uludere’nin kapanmayan soruları ve Ergenekon-Balyoz

davaları aynı haber akışında yan yana duruyordu. Suriye’de savaş

ağırlaşıyor, sınırı geçen ailelerin sayısı artıyor, haritalarda küçük oklarla

gösterilen hareketlerin içinde insanlar evlerini kaybediyordu.

Deniz o haberleri okurken Anna’yı düşünürdü. Generallerin

haritalarındaki çizgilerin altında mutfaklar vardı. Bir çocuğun yarım

bıraktığı defter, ocakta unutulmuş bir tencere, alınamayan bir aile

fotoğrafı, anahtarı cebinde taşınan ama artık dönülemeyen bir ev…

Savaşın gerçek birimi kilometreler değil, yarıda kalmış hayattı.

Balyoz davasındaki toplu mahkûmiyetlerin açıklandığı gün babasını

aramıştı.

Ne düşünüyorsun haberlere?” diye sormuştu.

Murat bir süre susmuştu. Emekli olduktan sonra da telefon

konuşmalarında düşünmeden cevap vermiyordu.

“Darbe planlayan varsa yargılansın,” demişti. “Üniforma kimseyi

hukukun üstüne çıkarmaz.”

Ardından, neredeyse nefes süresi kadar kısa bir sessizlik olmuştu.

“Fakat hukuk da intikamın üniforması olamaz.”

Bütün siyasal arayışında istediği denge oradaydı: Gücü sınırlamak,

ama bunu başka bir sınırsız güç yaratarak yapmamak.

Atatürkçüydü; ancak Atatürk’ü eleştirmenin Cumhuriyet’e ihanet

olduğuna inanmıyordu. Laikliği, eğitimi, bilimi, hukuku, kadınlarınkamusal hayata katılmasını ve yurttaşlık düşüncesini vazgeçilmez

buluyordu. Cumhuriyet’in hatalarını inkâr ederek onu savunmanın, onu

bir düşünceden çıkarıp kırılgan bir inanca çevirdiğini düşünüyordu.

Solun ekonomik adalet idealine yakındı; dogmalarına karşı sabırsızdı.

Yoksulluğa itiraz eden bir düşüncenin bireysel başarıya düşman

olmasını, otoriter rejimleri yalnızca doğru sloganları kullandıkları için

romantikleştirmesini anlayamıyordu. Kapitalizmi bütünüyle

reddetmiyordu. Piyasanın üretim ve yenilik kapasitesini kabul ediyor,

fakat başlangıç çizgileri uçurum kadar farklı insanlara sonuçların

tümünü liyakat diye anlatmayı ahlaki bir sahtekârlık sayıyordu.

İnsanların aynı sonuca ulaşması gerektiğine inanmıyordu. Fakat yarış

başlamadan birinin ayakkabısı, diğerinin ayağı bile yoksa, kazananın

kendisini yalnızca daha erdemli ilan etmesine tahammül edemiyordu.

Demokrasiyi de kutsal bir sistem olarak görmüyordu. Çoğunluğun bir

şeye inanması, o şeyi doğru ya da ahlaklı yapmıyordu. Tarih,

kalabalıkların yanılabileceğine dair gereğinden fazla kanıt sunmuştu.

Bilginin, yeterliliğin ve sorumluluğun kararlarda daha fazla ağırlık

taşıması gerektiğini düşünüyordu. Bazen kendi kendine, kelimenin

tarihsel yükünden rahatsız olsa da, ehliyet ve bilgiye dayalı bir tür

aristokratik yönetimin daha iyi işleyebileceğini söylüyordu.

Sonra hep aynı soruya çarpıyordu:

Ehil olanı kim belirleyecekti?

Bu soru, onu kendi otoriterliğinden koruyan küçük bir kapıydı.

Fikirleri bir manifesto oluşturmuyordu; birbiriyle gerilim hâlinde duran

ilkelerden oluşuyordu. Bu gerilimi dürüstlük sayıyor, kararsızlık

olmadığını savunuyordu.

Bilgisayar ekranında başlıklar aşağı doğru akıyordu. Eskiden

öfkeleneceği haberlerin üzerinde durdu. Bir siyasetçinin cümlesini

okudu; içindeki cahilliği gördü. Bir köşe yazarının ikiyüzlülüğünü fark

etti.

Hiçbir şey hissetmedi.

Giulia’nın odasında söylediği cümle buydu. Eskiden çok kızıyordu.

Şimdiyse fikirlerinin iskeleti yerinde duruyor, fakat onları canlı tutan

öfke çekilmiş bulunuyordu. Dünya hâlâ yanlış, Deniz hâlâ bunu

anlayabilecek durumdaydı; ancak yanlışlığın kendisine değen tarafı yok

olmuştu.

Evrim ağacını açtı. Temmuz ayında CERN’de iki deney, yaklaşık aynı

kütle aralığında Higgs’e benzeyen yeni bir parçacığın izini bulmuştu.

Maddenin neden kütle kazandığına ilişkin büyük sorulardan biri

cevaplanmaya yaklaşmıştı.

İnsanlık görünmeyen bir alanın maddeye nasıl ağırlık verdiğini

anlamaya çalışıyordu. Deniz ise günlerinin neden kaldırılamayacak kadar

ağırlaştığını açıklayamıyordu.Ağustosta Curiosity Mars’a inmişti. Kontrol odasındaki insanlar

ayağa kalkıp birbirlerine sarılmış, dünyanın başka yerlerindeki

milyonlarca insan o görüntüleri bilgisayar ekranlarından izlemişti. İnsan

yapımı bir araç, milyonlarca kilometre uzakta başka bir gezegenin

toprağına dokunmuştu.

Aracın adı meraktı.

Deniz o sırada kendi sokağının köşesini dönmek için bir merak

hissetmiyordu.

Aynı yıl Facebook, Instagram’ı satın almıştı. İnsanların hayatlarını

küçük karelere sığdırıp renklerini filtrelediği bir uygulama, milyar

dolarlık bir gelecek vaadi olmuştu. Deniz eskiden bunun üzerine

teknoloji, benlik ve gösteri kültürü hakkında uzun bir konuşma

yapabilirdi.

Bir süre başını ellerinin arasına aldı. Bilgisayarın fanı çalışıyor,

mutfaktaki musluk düzenli aralıklarla damlıyordu. Üst kattaki komşu

sandalye çekti. Sokaktan geçen bir ambulansın sesi hızla büyüyüp

küçüldü.

İnsanlığa duyduğu öfkenin altında nefret değil, hayal kırıklığına

uğramış bir hayranlık vardı. İnsanların bilim, sanat ve mimari

üretebilmesine hayrandı. Aynı türün işkence, soykırım, açlık ve fanatizm

üretmesine bu yüzden dayanamıyordu.

İnsan aptal olduğu için değil, daha iyisini bilecek kadar zeki olduğu

hâlde kötülüğü sürdürdüğü için suçluydu.

Tanrı’ya inanmıyordu. Dinlerin insanlar tarafından üretildiğini

düşünüyordu; fakat inanan insanları küçümsemiyordu. Bir insanın ölüm

karşısında, çocuğunu kaybettiğinde, yalnız kaldığında ya da evrenin

sessizliğine baktığında neden bir sese ihtiyaç duyduğunu anlayabiliyordu.

Karşı çıktığı şey inanç değil, inançtan kurulan iktidardı. İnsan

korkusundan teselli üretebilirdi; o teselliyi başkasının boynuna bağlama

hakkı yoktu.

Roma’da sık sık kiliselere girerdi. İbadet etmek için değil; resimlere,

taşlara, ışığa ve dua eden insanlara bakmak için. Diz çöken kişinin

inancını paylaşmıyor, ama acısını küçümsemiyordu. Bazen kiliselerin

serinliğinde oturup bu yapıların tanrıdan çok insan hakkında ne

söylediğini düşünürdü. Ölümlü bir tür, tavanlara sonsuzluk resimleri

çizmişti.

Camus ona dünyanın cevap vermeyebileceğini, buna rağmen

yaşamanın mümkün olduğunu öğretmişti. Sartre, özgürlüğün mazeret

bırakmadığını söylüyordu. İnsan kendi anlamını yaratabilirdi.

Fakat 2012’de Deniz her düşüncenin sonunda kendine çarpıyordu:

Peki sen ne yaptın?

Dünyadaki adaletsizliği teşhis ediyor, devletlerin çelişkilerini

açıklıyor, insanlık tarihini acımasız bir kesinlikle yorumluyordu. Buna

karşılık üç gündür lavabodaki tabağı yıkamıyordu. İnsanlığın kurtuluşuüzerine on sayfa konuşabilecek durumdaydı; duş almak için gereken

iradeyi bulamadığı sabahlar vardı.

Dünyayı çözmeye çalışırken gündelik hayatı kaçırıyordu.

Belki Giulia’nın asıl gördüğü buydu.

Majör depresyon tanısı konduğunda rahatlamamıştı. İnsan, acısının

tıbbi bir adı olunca onu taşımanın kolaylaşacağını sanıyordu. Oysa tanı

yalnızca acının resmî nüfus kaydıydı. Artık yaşadığı şeyin bir adı vardı;

fakat sabah yataktan kalkmak yine aynı derecede zordu.

Hastalığın en doğru tarifinin üzüntü değil, direnç olduğunu

düşünüyordu. Sağlıklı bir zihinde niyetle hareket arasında görünmeyen,

ince bir yol vardı. Kalkmak isteyen kalkıyor, susayan su içiyor, arkadaşını

özleyen telefonu alıyor, bir şeyi merak eden araştırıyordu. Deniz’de her

niyetle eylemin arasına direnç girmişti. En küçük hareket, kendisini karşı

tarafa ulaştırmayan uzun bir iç pazarlık istiyordu.

İlaca başlamıştı. Küçük, beyaz iki tablet. Her sabah aynı saatte alması

söylenmişti. Kutuları mutfak masasının üstünde, su bardağının yanına

koyuyordu. İlk günlerde midesi bulanmış, ağzında metalik bir tat

oluşmuş, uykuyla uyanıklık arasındaki sınır daha da belirsizleşmişti.

Bazen zihnindeki sesler azalmış gibi oluyor, fakat onlarla birlikte

renklerin de çekildiğini hissediyordu. Bunun hastalıktan mı, ilaçtan mı

kaynaklandığını anlayamıyordu.

Prospektüsü bir gece baştan sona okumuştu. Yan etkiler, insanın

yaşayabileceği bütün sıkıntılı hâllerin alfabetik listesine benziyordu. İlacı

kullanmaktan, bırakmaktan, iyileşmemekten ve iyileşirse kim

olacağından aynı anda korkuyordu.

Anksiyete krizleriyse aklının bütün açıklamalarına kayıtsızdı. Nefes

alabileceğini biliyor ama nefes alamıyordu. Kalbinin sağlam olduğunu

biliyor ama onun duracağına inanıyordu. Ölmediğini biliyor, buna

rağmen bedeni birazdan öleceğine karar veriyordu.

Bedeni, aklının otoritesini tanımıyordu.

İlk büyük krizlerden biri mahalledeki süpermarkette gelmişti.

Sepetinde ekmek, yoğurt, kahve ve deterjan vardı. Kasaya yaklaşırken

kalbi hızlanmıştı. Önce sıradan bir huzursuzluk sandı. Sonra nefesi

daraldı. Parmakları uyuştu. Tavandaki floresan lambalar fazla parlak

görünmeye, insanların sesleri uzaklaşmaya başladı. Kasanın bip sesi

kafatasının içinde çalıyordu.

Birden orada öleceğine inandı. Sonra elindeki sepeti koridorun

ortasında bırakıp dışarı çıktı. Duvara yaslandı. Roma önünden olağan

biçimde geçiyordu. Bir kadın telefonda konuşuyor, bir adam kaskını

takıyor, iki çocuk, anneleriyle gülüşüyordu.

Deniz için dünya sona eriyordu ve dünyanın bundan haberi yoktu.

Bir başka kriz metroda gelmişti. Kapıların bir daha açılmayacağını

düşündü. Göğsündeki baskı arttı; araçtaki bütün havanın diğer yolculartarafından tüketildiğine inanacak kadar gerçeklikten koptu. Bir sonraki

durakta indi, uzun süre yürüdü. Eve döndüğünde kalp krizi belirtilerini,

panik atak açıklamalarını ve yirmi yedi yaşındaki bir erkekte ani ölüm

olasılığını saatlerce okudu.

Ertesi gün aynı korku geri geldi.

Akıl, korkunun mekanizmasını biliyordu. Beden yine de alarm

veriyordu. Yangın yoktu; fakat siren gerçekti.

İştahı düzensizleşmişti. Bazı günler hiçbir şey yemiyor, bazı geceler aç

olup olmadığını bilmeden bir paket bisküviyi bitiriyordu. Eskiden sevdiği

yemekler anlamını kaybetmişti. Kahve yalnızca sıcak, peynir yalnızca

tuzlu, domates yalnızca ıslaktı.

Kötü günlerinde mercimek çorbasını özlüyordu; fakat yapmak için

gereken malzemeleri bulma, tencereyi çıkarma, ocağı yakma düşüncesi

bile yoruyordu. İyi bir dört peynirli pizza yiyebileceği yere yürümekse

başka bir şehre gitmek kadar uzak görünüyordu. Bazen iki dilim ekmeğin

arasına peynir koyuyor, ayakta yiyordu. Masaya oturmak yemeği ciddiye

almak demekti; oysa kendini beslemeye değecek biri gibi hissetmediği

günler vardı.

Sevilmek o dönemde onu rahatlatmıyordu. Üzerinde yeni bir borç

yaratıyordu. Kendisine değer veren insanların emeğine karşılık

veremediğini düşünüyor, sevgiyi bile başarısız olduğu başka bir

sorumluluk gibi taşıyordu.

Annesi sık sık arıyordu. Telefonunu açmadığı günlerden birinde sesli

mesaj bırakmıştı:

“Güzel oğlum, hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin. Sadece sesini

duymak istiyorum.”

Tam da bu yüzden arayamamıştı. Sesini duyarsa anlayacaktı. Anlarsa

Roma’ya gelmek isteyecekti. Gelirse ne hâlde olduğunu görecekti.

Annesinin onu kurtarmaya çalışmasını istemiyordu; çünkü

kurtarılamazsa onu da başarısızlığa uğratmış olacaktı.

Işıl arka arkaya telefon etmiyordu. İki günde bir kısa bir mesaj

gönderiyordu.

Bugün yemek yedin mi?

Evet.

Ne yedin?

İkinci soruya cevap veremediğinde yalan söylediğini anlıyordu.

Bir gece Skype’ta konuşmuşlardı. Görüntü donuyor, Işıl’ın yüzü

birkaç saniye gecikmeyle hareket ediyordu.

Seni bunaltmak istemiyorum,” demişti Işıl. “Sesini duymak

istiyorum.”

“Annem de aynı şeyi söyledi.”

“Çünkü ailecek sınırlı bir kelime dağarcığımız var.”

Deniz gülümseyince,

Bak,” demişti Işıl, “hâlâ yaşıyorsun salak çocuk.”Ada'yla konuşturdu. Eskiden olsa Ada'yı görmeden gününü

geçiremezdi. Şimdi hala derin bir sevgi hissediyordu ama onun da sanki

dayısının bu halde olacağını hissetmesinden korkuyordu.

Babası hastalığı öğrendiğinde uzun bir konuşma yapmamıştı.

Doktora gittin mi?” diye sormuştu.

Gittim.”

İlaç başladı mı?”

“Başladı.”

“Her gün aynı saatte al.”

“Biliyorum baba.”

O an babasının sesindeki korkuyu fark etmişti. Murat korktuğunda

daha düzenli konuşurdu.

“İyi olmak zorunda değilsin,” demişti babası. “Ama tek başına

mücadele etmek zorunda da değilsin.”

Sevgi kelimesi içermeden söylediği en şefkatli cümlelerden biriydi.

Bütün bu insanlar vardı. İyi bir ailesi, onu arayan arkadaşları,

okuyabildiği bir üniversite, Roma’da bir evi, iki ülkenin dili ve hafızası

vardı. Deniz bu yüzden daha kötü hissediyordu. Acı çekmek için yeterli

gerekçesi olmadığına inanıyordu. Dünyada savaş, yoksulluk ve gerçek

kayıplar varken yataktan kalkamamasını bir ahlak kusuru gibi

görüyordu.

Hayatın anlamı sorusuna yıllarca felsefi yanıtlar aramıştı. Hastalıkla

birlikte soru küçülmüş ve sertleşmişti. Artık “Hayatın anlamı nedir?”

diye sormuyordu. “Bütün bunları sürdürmek neden gerekli?” diyordu.

Camus’nün başkaldırısı uzaktan gelen bir ses gibiydi. İnsan kendi

anlamını yaratabilirdi; fakat yaratmak için önce bir şeyi istemek

gerekiyordu. Deniz, isteme kasını kaybettiğini düşünüyordu.

Depresyon, kendi acısını üretmekle kalmıyor; insana o acıdan

utanması gerektiğini de söylüyordu.

Giulia ilk görüşmede bu suçluluğu fark etmişti.

“Sahip oldukların, hasta olmanı yasaklamıyor,” demişti.

Ama açıklamıyor da.”

“Bir hastalığın ahlaki gerekçe sunması gerekmiyor.”

“O zaman neden oldu?

“Bunu birlikte araştıracağız”

Deniz, “Araştırmak,” kelimesini duymuş, fakat ona yaklaşan hiçbir

duygu bulamamıştı.

Şimdi mutfak masasının önünde otururken Giulia’nın başka bir

cümlesi geri geldi:

Küçük olmakla değersiz olmak aynı şey değil.

O gün yapılabilecek en küçük şeyi seçti. Lavabodaki tabaklardan

birini yıkadı. İkinciyi bırakıp ellerini kuruladı. Ardından yarım ekmekle

peyniri çıkardı, iki domatesi kesti. Kötü bir sandviç yaptı ve ayakta yedi.

Tadı hâlâ zayıftı. Ama bitirdi.Telefonunu yeniden eline aldı. Chiara’nın notlarını indirdi. Gruba bu

akşam çıkamayacağım yazdı. Bir süre düşündükten sonra sonuna ama

yarın aperitivo olabilir diye ekledi.

Matteo’nun cevabı on saniye içinde geldi:

masanızı ayırdım, olabilir çok iyi bir vaat, Roma belediyesi daha

iddialı vaatler veriyor ve hiçbirini tutmuyor!

Deniz’in yüzünde çok hafif bir hareket oldu. Tam bir gülüş değildi;

yüzünün bir zamanlar bildiği hareketi hatırlamasıydı.

Annesinin sesli mesajını yeniden dinledi. Mesaj gönderdi. İyiyim, ilk

fırsatta arayacağım yazdı.

Saat sekizi geçmişti. Dışarıda yağmur bir kez daha başlamış, sonra

kısa sürüp durmuştu. Pencereyi açtığında soğuk hava, ıslak taş ve egzoz

kokusuyla içeri girdi. Uzaktaki tramvay iniltiyle viraj aldı.

Giulia’nın sorusu hâlâ oradaydı.

En son ne zaman gerçekten bir şeyi merak etmişti?

Deniz mutfak masasının kenarındaki siyah çantaya baktı.

Fermuarın üzerinde ince bir toz tabakası vardı.

Fotoğraf makinesinin çantasını masaya koydu. Fermuarı açarken,

kullanılmadan beklemiş eşyaların kendilerine özgü kokusu yükseldi:

kumaş, plastik, metal ve kapalı kalmış hava. Makineyi eline aldığında

ağırlığını hatırladı. Bazı nesneler, insanın eski bir hâlini bedene zihinden

daha hızlı geri çağırıyordu. Parmakları düğmeleri düşünmeden buldu. Pil

tamamen bitmişti.

Şarj cihazını mutfak prizine taktı. Hafıza kartını bilgisayara

yerleştirdi. İçinde aylar öncesinden kalmış fotoğraflar vardı.

Matteo’nun gülerken kapanan gözleri, Chiara’nın kahkahası. Yusuf’un

buharlaşmış camın üzerine parmağıyla çizdiği Türkiye haritası; haritanın

biçimi o kadar kötüydü ki Deniz altına Yunanistan’ın hayali yazmıştı.

Joseph’in Vittoria Emanuelle’deki bir heykeli taklit edişi. Pico'nun

sessizce uzanışı, otobüs beklerken uyuyakalmış yaşlı bir adam.

Termini’nin arkasında yük boşaltan iki işçi. Bir balkonun demirlerine

takılmış kırmızı çocuk balonu.

Hayat, Deniz ona bakmayı bıraktığı sırada bütünüyle ortadan

kaybolmamıştı.

Fotoğraflar iyi değildi, yalnızca, dikkatliydi. Onlara bakan kişi,

deklanşöre basan adamın dünyayla bir ilişkisi bulunduğunu

anlayabilirdi. Deniz kendisinin çektiği bu görüntülere, ölmüş bir yakının

eşyalarına bakar gibi baktı. Fotoğraflardaki adamın aynı kişi olduğunu

biliyor, yine de onun duyduğu ilgiyi hatırlayamıyordu.

Marco’nun sesi zihninde belirdi:

Herkesin baktığı şeyi değil, kimsenin bakmadığı şeyi çek.

Pilin dolmasını beklerken hava karardı. Ekim sonunda Roma’nın

akşamı hızlı iniyordu. Gündüzden kalan gri ışık kiremitlerin üzerindençekildi; karşı apartmanın pencereleri birer birer yandı. Deniz’in dairesi,

çevredeki hayatların ortasında karanlık kaldı. Lambayı açmadı.

Dışarı çıkmak için iyi bir sebebi yoktu. Fotoğraf çekmek istemiyordu.

Via Appia Antica’ya gitmeyi birkaç haftadır düşünmüş ama ertelemişti.

Yağmurdan sonra eski taşların rengini sevdiğini hatırlıyordu. Roma’nın

merkezinde her kalıntı, çevresindeki yeni hayat tarafından

sergileniyordu; Appia’nın bazı bölümlerindeyse geçmiş karanlığın içinde

kendi başına kalabiliyordu.

Bu, akıllıca bir saat değildi. Zemin ıslaktı. Günlerdir süren yağmur

bazı yolları bozmuş, parkın kenarındaki birkaç geçişe uyarı şeritleri

çekilmişti. Fotoğraf için ışık kalmamış sayılırdı. Ertesi gün gidebilirdi.

Ertesi gün düşüncesi, son aylarda çoğu şeyin mezarı olmuştu.

Deniz bunu fark etti.

Pili tam dolmadan cihazdan çıkardı. Çantaya yedek kart, küçük el

feneri, çakı, su, lens temizleme bezi ve katlanır şemsiye koydu.

Telefonunu, cüzdanını ve anahtarını cebine yerleştirdi. Kapıya geldiğinde

geri dönüp mutfak ışığını söndürmek istedi; sonra zaten açmadığını

hatırladı.

Merdivenleri inerken yaptığı şeyin iyileşmek olmadığını biliyordu.

Büyük bir karar vermemiş, hayatı seçmemiş, anlam bulmamıştı. Yalnızca

evden çıkıyordu.

Sokakta hava serindi. San Lorenzo’nun barları akşam kalabalığına

hazırlanıyordu. Bir garson, metal masaların üzerindeki yağmur suyunu

bezle yere itiyor; bir grup öğrenci bira şişeleriyle kaldırımda ayakta

konuşuyordu. Penceresi açık bir daireden televizyon sesi, başka bir

yerden sarımsakla zeytinyağının kokusu geliyordu. Duvarlara yeni

yapıştırılmış afişler yağmurdan şişmişti. Bir köşede, kaskını koluna

geçirmiş genç bir kadın telefonundan birine adres tarif ediyordu.

Deniz bu ayrıntıların içinden yürüdü. Aylar sonra ilk kez şehir ona

yalnızca aşılması gereken mesafelerden oluşmuyordu.

Termini yönüne giden otobüs gecikti. Duraktaki tabela üç dakika

gösteriyor, sonra beşe çıkıyor, ardından süre tamamen kalkıyordu.

Otobüs nihayet geldiğinde kalabalıktı. Deniz arka kapıdan bindi, biletini

makineye soktu. Makine önce kabul etmedi; ikinci denemede biletin

üzerine soluk bir saat bastı.

Termini’de insan akışı hiç durmuyordu. Tekerlekli valizlerin kaldırım

taşlarındaki sesi, taksi çağıranlar, sigara içen şoförler, aceleyle yürüyen

rahibeler, haritalarını ters tutan turistler, ailesini bekleyen askerler…

Deniz, istasyonların insanlığı küçük bir alanda özetlediğini düşünürdü:

gidenler, dönenler, geç kalanlar ve birini bekleyenler.

Metro B ile Circo Massimo’ya indi. Vagonun camında kendi

yansımasını gördü. Kamera çantası omzundaydı. Sıradan bir akşam

planına giden herhangi bir genç adam gibi görünüyordu. Kimse birkaçsaat önce bir psikoloğa yaşamakla ölmek arasındaki farkı açıklamaya

çalıştığını bilemezdi.

İnsanların görünmez hayatları vardı.

Circo Massimo’dan dışarı çıktığında yağmur yeniden çiselemeye

başladı. Eski yarış alanının karanlık çukuru, şehrin ışıkları arasında

büyük ve sessizdi. Bir süre 118 numaralı otobüsü bekledi. Gelen araç

neredeyse boştu. Şoför, Appia yönünü soran Deniz’e aynadan kısa bir

bakış atıp durak adını söyledi.

Otobüs merkezden uzaklaştıkça Roma’nın sesi değişti. Turist

kalabalığı azaldı. Duvarlar, bahçeler ve karanlık alanlar çoğaldı. Islak

camın ardından geçen taş parçaları, servi ağaçları ve aralıklı lambalar

fotoğraf kareleri gibi belirip kayboluyordu.

Deniz uygun durakta indiğinde saat sekize yaklaşıyordu. Yağmur

durmuştu. Hava, ıslak toprakla ezilmiş ot kokuyordu. Şehir merkezinin

kesintisiz uğultusu geride kalmış, yerini uzaktan geçen araçların sesiyle

ağaçlardan damlayan su almıştı.

Fotoğraf makinesini çıkardı. İlk kareleri yüksek ISO’yla, flaşsız çekti.

Islak taşların üstünde birikmiş ışık; tel örgünün ardındaki servi; uzakta

tek başına yürüyen şemsiyeli bir adam; yol kenarında suyla dolmuş kırık

bir oyuk… Deklanşörün sesi gecenin içinde küçük, mekanik bir tıkırtı gibi

duyuluyordu.

İlk on dakika hiçbir şey hissetmedi. Sonra kadraj seçmeye başladığını

fark etti. Bir taşı ötekinden ayıran şeyin ne olduğunu, suyun hangi

çukurlarda toplandığını, karanlığın dallar arasındaki boşluğu nasıl

şekillendirdiğini düşünüyordu.

Bu mutluluk değildi.

Ama dikkat vardı.

Dikkat, uzun süredir içinden çekilmiş olan dünyayla yeniden kurulan

en ince bağdı.

Yolun daha tenha bir bölümünde sarı-siyah uyarı şeridi gördü.

Yağışın yumuşattığı toprak, alçak taş duvarın arkasında çökmüş; belediye

ya da park görevlileri geçişi kapatmak için iki metal bariyer koymuştu.

Bariyerlerden biri yana devrilmiş, şerit çalılara dolanmıştı. Normal yol

devam ediyordu. Deniz’in oraya girmesi için hiçbir sebep yoktu.

Tam yürüyüp geçerken, çöken toprağın arkasındaki karanlıkta

düzgün olmayan bir çizgi fark etti.

Önce suyun oyduğu bir yarık sandı. Fotoğraf makinesini kaldırıp

yakınlaştırdı. Görüntü karanlıktı. Flaşla bir kare çekti.

Ekranda, taşların arasında insanın geçebileceği genişlikte bir açıklık

belirdi. Kenarındaki blokların bir kısmı kesilmiş gibiydi. Roma’nın

altında sayısız eski galeri, taş ocağı, sarnıç ve mezar bulunduğunu

biliyordu. Gördüğü şey çökmeyle açığa çıkmış eski bir taş ocağı girişi

olabilirdi.

Giulia’nın sesi yeniden geldi:En son ne zaman gerçekten bir şeyi merak ettin?

Deniz bariyerin önünde durdu.

Girmemesi gerektiğini biliyordu. Zemin kararsız olabilirdi. Yağmur

yeni bir çökme yaratabilirdi. Tek başınaydı. Telefonun çekip çekmediğini

kontrol etti; sinyal zayıftı ama vardı. Matteo’ya konum göndermeyi

düşündü. Sonra ne yazacağını bilemedi: İlk terapi görüşmemden sonra

gece vakti kapatılmış bir çukurda fotoğraf çekmeye gidiyorum. Matteo

gelip onu bizzat dövebilirdi.

Kendine zarar verme niyeti yoktu. Bunu kesin olarak biliyordu.

Tehlikeye girmekle ölmek istemek aynı şey değildi; fakat depresyon

bazen insanın kendi güvenliğiyle arasındaki bağı inceltiyordu. Deniz bu

ihtimali dürüstçe düşündü.

Sonra açıklığa yeniden baktı.

Korkuyordu. Fakat bu korku anksiyete krizlerine benzemiyordu.

Burada korkunun bir nesnesi vardı: gevşek toprak, karanlık, çökme

ihtimali. Nesnesi olan korku, bedensiz dehşetten daha kolay taşınıyordu.

Metal bariyerin yanından geçti. Ayakkabıları çamura battı. Bir eliyle

taş duvara tutunarak aşağı indi. Açıklığın önünde durduğunda içeriden

belirgin bir hava akımı gelmediğini fark etti. El fenerini yaktı.

İlk birkaç metre kaba, eski ve anlaşılırdı. Duvarlarda alet izine

benzeyen girintiler, zeminde kırılmış taşlar vardı. Tavan alçalmıyordu.

İçerisi yağmurdan korunmuş olsa da nemliydi. Deniz iki adım attı, sonra

dönüp dışarı baktı. Giriş, arkasında eğri bir gece parçası gibi duruyordu.

Fotoğraf çekti. Flaş, karanlığı bir anlığına düzleştirip taş yüzeyleri sert

gölgelere ayırdı.

Biraz ileride galeri daralıyordu. Çökmüş molozların arasında yan

tarafa açılan bir aralık vardı. Deniz önce bunun geçilemeyecek kadar

küçük olduğunu düşündü. Feneri yaklaştırınca aralığın arkasında boşluk

gördü.

Oraya kadar gidip dönmek üzere kendisiyle pazarlık yaptı.

Molozların üzerinde dikkatle ilerledi. Taşlardan biri ayağının altında

oynadı; kalbi hızlandı. Bir an süpermarketteki ışıklar, tramvay kapısı,

göğsündeki baskı geri gelecek sandı. Gelmedi. Kalbi hızlı atıyordu, çünkü

düşebilirdi. Bedeni ilk kez gerçek bir tehlikeye verdiği tepkiyle ona yalan

söylemiyordu.

Dar aralığın önünde çömeldi. Paltosunun omzu ıslak toprağa

süründü. Çantayı çıkarıp önce öbür tarafa itti, ardından yan dönerek

geçti. Kumaş, bir çıkıntıya takıldı. Geri çekilip açısını değiştirdi. Sonunda

dizlerinin üzerinde küçük bir boşluğa ulaştı.

El fenerini kaldırdı.

Burası ilk galeriye benzemiyordu.

Deniz’in bunu açıklayacak arkeolojik bilgisi yoktu. Yine de farklılığı

hemen gördü. Duvarlardan biri, çevresindeki kayadan daha düzgün bir

yüzeye sahipti. Üzerinde keski izi, harç çizgisi ya da kalıp izigörünmüyordu. Taş değildi demek için fazla taş gibiydi; metal değildi

demek için ışığı fazla tuhaf geri veriyordu. Beton olabilirdi, fakat yaşını

ya da nasıl döküldüğünü düşündürecek hiçbir iz taşımıyordu.

Flaşla iki fotoğraf çekti.

Makinenin ekranında yüzey, çıplak gözle gördüğünden daha sıradan

görünüyordu. Bu onu rahatsız etti. Lensin yakalayamadığı şeyin ışık mı,

doku mu, yoksa yalnızca kendi yorgunluğu mu olduğunu anlayamadı.

Sağ tarafta, çökme sırasında kenarı açılmış dar bir yarık vardı. İçeride

daha küçük bir oda bulunuyordu. Deniz feneri uzattı. Oda neredeyse

boştu. Zeminde toz yok denecek kadar azdı. Duvarın ortasında, masa

yüksekliğinden biraz aşağıda dikdörtgene yakın bir oyuk görünüyordu.

Oyuğun içinde tek bir nesne vardı.

Deniz birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.

Nesne ilk bakışta kapalı, kalın bir kitaba benziyordu. Koyu griydi;

siyaha yakın yüzeyi fenerin ışığını ne parlatıyor ne bütünüyle emiyordu.

Kapağında okunabilir bir başlık, sembol ya da süs yoktu. Kenarlarında

üst üste duran ince katmanlar seçiliyordu. Altı yüz sayfayı aşacak bir

kitabın kalınlığındaydı ama bildiği hiçbir cilde benzemiyordu.

Roma’nın altında eski bir kitap bulmak akla uygun değildi. Kâğıt bu

nemde çürürdü. Deri dağılır, metal oksitlenir, ahşap eğrilirdi. Kitapta

bunların hiçbirinin izi yoktu.

Deniz önce bulunduğu yerin bir sanat galerisi hazırlığı olabileceğini

düşündü. Sonra bunun saçma olduğunu düşündü. Ardından bir film

çekimi, saklanmış modern bir obje, kaçak kazı, arkeolojik bir replika

ihtimallerini sıraladı. Zihni uzun zaman sonra ilk kez cevap üretmek için

değil, soru çoğaltmak için çalışıyordu.

Odaya girdi.

Feneri yere koyup nesnenin birkaç fotoğrafını çekti. Flaş patladığında

hiçbir mekanizma çalışmadı. Karanlık, flaşın ardından olduğu yere geri

döndü.

Deniz elini uzattı; sonra geri çekti.

Polisi ya da arkeoloji birimini araması gerektiğini düşündü.

Telefonunu çıkardı. Sinyal yoktu. Ekranın köşesindeki çatlak, buradaki

bütün çizgilerden daha tanıdıktı. Acil bir durum yoktu. Bulduğu şeyin

gerçekten eski olup olmadığını bilmiyordu. Yetkililere ne söyleyeceğini

de.

Merhaba, gece kapalı bir alana girdim ve ne olduğunu bilmediğim

bir kitap buldum.

Matteo’nun bundan daha iyi bir cümle kuracağı kesindi.

Kitaba yeniden baktı. Merak, ahlaki muhakemesinden daha güçlü

değildi henüz; fakat aylardır hissettiği ilk güçlü şeydi. Onu orada

bırakırsa yağmurun, yeni bir çökmenin ya da kendisinden sonra gelecek

birinin eline geçebileceğini düşündü. Fotoğrafları vardı. Sabah bir

uzmana gösterebilir, sonra geri getirebilir ya da yeri bildirebilirdi.Kendisine sunduğu gerekçelerin ne kadarının doğru, ne kadarının

sahip olma isteğine verilmiş zarif isimler olduğunu bilmiyordu.

Eliyle kitabın kapağına dokundu.

Soğuk değildi. Sıcak da değildi. Yüzeyi kuru ve beklenmedik ölçüde

pürüzsüzdü. Deniz iki eliyle kavrayıp oyuktan çıkardı. Görünüşüne göre

daha hafifti; yine de ağırlığı gerçekti. Kucağına aldığında katmanların

kenarları çok hafif yer değiştirdi.

Kapağı açtı.

İlk yüzeyde yazıya benzemeyen, hiçbir alfabeye benzemeyen yapılar

vardı. Bazıları harita çizgilerini, bazıları anatomi şemalarını, bazıları üst

üste bindirilmiş fotoğrafları çağrıştırıyordu. Fakat hiçbir benzetme

bütünü açıklamıyordu. Gözünü bir şekle sabitlediğinde başka bir düzen

çevresinde beliriyor; bakışını kaydırdığında ilk düzen sanki hiç var

olmamış gibi dağılıyordu.

Deniz yüzeyi fenerin farklı açılarıyla aydınlattı. Renk değişmiyor, yine

de görüntü aynı kalmıyordu. Bunun yorgunluk, optik bir malzeme ya da

basit bir göz yanılması olduğunu düşündü.

Bir yüzeyi daha çevirdi.

Sonra bir tane daha.

Hiçbirini anlamadı.

Fakat anlamak istedi.

Bu istek o kadar yabancıydı ki birkaç saniye boyunca onu korkuyla

karıştırdı. Aylardır ilk kez zihni sabahın devamına uzanan bir hareket

yapmıştı. Yarın yeniden bakmak, ışıkta fotoğraflamak, etrafında kime

danışabileceğini düşünmek istiyordu.

Nesneyi dikkatle kapattı. Kamera çantasındaki bölmeleri çıkardı;

gövdeyi omzuna astı, kitabı çantaya yerleştirdi. Fermuar güçlükle

kapandı.

Geldiği aralıktan geri geçti. Molozların üzerinde acele etmedi. Dışarı

çıktığında yağmur yeniden şiddetlenmişti. Damla sesleri yapraklarda,

taşlarda ve paltosunun omuzlarında çoğalıyordu. Derin bir nefes aldı.

Islak toprak, ot, taş, uzak egzoz ve kendi terinin kokusunu duydu.

Roma karanlıkta önünde uzanıyordu. Eve nasıl döneceğini, son

otobüsü kaçırıp kaçırmadığını, bulduğu şeyi kime göstereceğini

bilmiyordu. Yaptığının doğru olup olmadığından da emin değildi.

Ama merak ediyordu.

Giulia’ya vereceği bir cevap vardı artık.

O gece Deniz Ergin ne bulduğunu bilmiyordu. Onu çantasına

koyarken hayatına aldığı şeyin yalnızca eski ve anlaşılmaz bir kitap

olduğuna inanıyordu.

Aylar sonra ilk kez sabahın gelmesini istiyordu.

Onu hayata bağlayan ilk şey umut değildi. Meraktı.